{"data":"<html><head><meta http-equiv=\"Content-Type\" content=\"text/html; charset=UTF-8\"></head> <body leftmargin=\"25\" topmargin=\"20\" font face=\"Verdana\" size=\"2\"><p align=\"justify\"><font face=\"Verdana\" size=\"2\">T.C.<br>İSTANBUL<br>BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ<br>14. HUKUK DAİRESİ<br>DOSYA NO: 2022/191 <br>KARAR NO: 2023/1952<br>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A<br>İ S T İ N A F   K A R A R I<br>İNCELENEN KARARIN<br>MAHKEMESİ: İSTANBUL 2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ<br>TARİHİ: 08/07/2021<br>NUMARASI: 2020/689 E. -  2021/520 K.<br>DAVANIN KONUSU: İtirazın İptali (Bayilik Sözleşmesinden Kaynaklanan)<br>Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının ilk derece mahkemesince yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerle davanın kabulüne dair verilen karara karşı, davalı tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Dairemize gönderilmiş olan dava dosyası incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.<br>TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; müvekkili şirket ile sözleşmeye konu taşınmazın maliki ... ve davalı arasında düzenlenen 16.01.2019 tarihli Protokol ile ... ilçesi ... Mahallesi ... parselde kayıtlı olan akaryakıt istasyonun davalı şirkete kiralanması konusunda anlaşma yapıldığını, sözleşme ile kararlaştırılan 6.500.000 TL bayrak parasının mahsubu için  müvekkilince KDV dahil 7.670.000 TL fatura düzenlenerek davalıya teslim edildiğini, aradan geçen süreye rağmen faturanın KDV bedeli olan 1.170.000 TL'nin ödenmediğini, Protokol gereğince taşınmaz maliki ...  tarafından esasları davalı şirket tarafından belirlenen kira sözleşmesinin imzalanarak 04.11.2019 tarihinde iki nüsha olarak davalı şirket çalışanı ... teslim edildiğini, ancak sözleşmenin davalı tarafından  imzalanmadığını ve akaryakıt istasyonunun teslim alınmadığını, bunun üzerine davalıya kira sözleşmesinin imzalanarak müvekkili şirkete gönderilmesi, istasyonun teslim alınması ve KDV bedelinin ödenmesi için Beyoğlu ... Noterliğinin 28.11.2019 tarih ve ... yevmiye nolu ihtarının gönderildiğini, ihtara rağmen sözleşmenin imzalanarak teslim edilmediğini, akaryakıt istasyonunun teslim alınmadığını ve KDV bedelinin ödenmediğini, İstanbul ... İcra Müdürlüğünün ... Esas sayılı dosyasında 1.170.000 TL KDV bedelinin tahsili amacıyla başlatılan takibe yönelik itirazın haksız olduğunu, aradan geçen sürede davalının kötü niyetli davranışlarının devam ederek bedelsiz kalan ve iadesi gereken senedi takibe koyduğunu, İstanbul 2.ATM'nin 2020/240 D.İş sayılı dosyası ile ihtiyati haczin kaldırıldığını, bu karara yönelik alacaklı itirazının İstanbul BAM 14. Hukuk Dairesinin 2020/1477-694 E.K.  sayılı ilamı ile reddedildiğini, bu kararların dahi, müvekkilinin haksız şekilde borçlandırıldığını kanıtladığını ileri sürerek, itirazın iptali ile takibin devamına ve %20 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, savunmasında özetle; müvekkili ile davacı arasında 20.07.2014 tarihinde düzenlenen bayilik sözleşmesi, protokolü, ariyet ve cari hesap sözleşmesi ile davacıya Küçükçekmece ilçesi ... ada ... parseldeki akaryakıt istasyonunda faaliyet göstermesi için bayilik verildiğini, protokolün 15. maddesi gereğince müvekkilince davalıya 5.000.000 USD tutarında kredi verildiğini, kredinin ödenmesi esaslarının sözleşmede düzenlendiğini, kredi borcunun ödenmeyerek davalının temerrütü üzerine protokolün 15. maddesinde belirtildiği üzere 2.500.000 USD'lik kısmının ürün alımının altıncı ayının sonu olmak üzere, altı ayda bir on eşit taksitle faizsiz ödenmesini taahhüt edildiğini, bu borcun ödenmesinde de temerrüte düşülmesi üzerine davalı ile düzenlenen 28.07.2016 tarihli ek protokolle borcun belirlenen takvimde vade farkıyla birlikte ödenmesinin kararlaştırıldığını, bu protokole rağmen borcun ödenmemesi üzerine bu kez 20.07.2019 tarihinde taraflar arasında akdedilen protokol ile bayilik ve protokollerin sona erdirildiğini, davalının halen borcunu ödememesi nedeniyle davacı ve yetkilisi ... ile 16.07.2019 tarihli protokolün düzenlendiğini, bu protokolle davalı şirkete borcunu ödeyebilmesi için bir kez daha şans verilerek borca istinaden şirket yetkilisi ... ait istasyonun altı yıllığına müvekkiline kiralanması ve ilgili istasyonun kira bedelinin kredi borcundan mahsup edilmesinin amaçlandığını, protokolle davalı şirketin vadesi geçmiş 4.748.795 USD borcu bulunduğunun davacı tarafından kabul edildiğini, protokole göre davacı ve ... 4.748.795 USD borca mahsuben 5 gün içerisinde 10.000.000 TL  ödeyeceği, 24.06.2019 tarihinde USD kurunun 5,70 USD/TL üzerinden yapılan hesaplama ile birlikte davacının borcu olan 27.068.131,50 TL'den peşin ödenen 10.000.000 TL'nin mahsubu ile kalan 17.068.131,50 TL'nin 6.500.000 TL'sinin KDV hariç bayrak bedeli (ayrıca KDV davalı tarafından bayinin hesaplarına ödenecektir) olarak bayinin keseceği fatura karşılığında kredi borcundan mahsup edileceği, bakiye 10.568.131,50 TL'nin kira bedeli olarak kabul edilerek ... tarafından ... Mahallesi ...-... adresinde bulunan istasyonun altı yıllığına davalıya kiraya verileceğinin kararlaştırıldığını, buna göre tarafların yapılacak olan kiralama işlemi için ayrı bir kira sözleşmesin düzenleneceği, protokolün de kira sözleşmesinin ayrılmaz parçası olacağı, davacı ve malikin kira sözleşmesine aykırılığı nedeniyle davalı tarafından haklı nedenle feshi halinde bu protokolün sona ereceği ve bu protokolle belirlenen tüm borçların muaccel hale geleceğinin kabul edildiğini, malik ve davacının petrol istasyonunu en geç 20.09.2019 tarihinde teslimi gerektiğini, davalı şirketin 16.07.2019 tarihli protokolle müvekkiline olan borçlarının yapılandırıldığını, borcun belirtilen şekilde ödenmesinin ön şarta bağlandığını, aksi halde protokolün hükümsüz kalacağının belirlendiğini, protokolün dördüncü paragrafında bu hususun açıklandığını ve bu şartların gerçekleşmemesi halinde tüm borçların muaccl olacağının düzenlendiğini, ancak davacı ile malikin protokol şartlarını yerine getirmediklerini, kira sözleşmesi protokolde belirtilen şekilde imzalamadıklarını, sunulan kira sözleşmesinde hiçbir tarafın imzasının bulunmadığını, müvekkiline teslim edilmiş bir kira sözleşmesinin bulunmadığını, kira sözleşmesin ... tarafından imzalanarak müvekkiline teslim edilmeyerek protokole aykırı hareket edildiğini, bu hususun davalılarca gönderilen Beyoğlu ....Noterliğinin 28.11.2019 tarih ve ... yevmiye nolu ihtarda  kabul edilerek kabul edilerek taşınmazın teslim edilmediğinin belirtildiğini, davacı ve malik tarafından keşide edilen Beyoğlu ....Noterliğinin 03.02.2020 tarihli ... yevmiye nolu ihtarında bayilik verence ... gönderilen kira sözleşmesinin, ... tarafından 14.11.2019 tarihinde imzalandığının bildirildiğini, ancak protokolün ön şartlarında açıkça 20.09.2019 tarihinde istasyonun kullanıma hazır ve boş olarak tesliminin gerektiğini, 20.09.2019 tarihinden önce taşınmazın teslime hazır olduğuna ilişkin bir ihtar gönderilmeyerek kiraya verenin temerrütünün oluştuğunu, protokole aykırılık nedeniyle tüm borçların muaccel hale geldiğini ve İstanbul ....İcra Müdürlüğünün ... Esas sayılı dosyasında kambiyo takibi başlatıldığını, protokolün dördüncü maddesinde borcun belirlendiğini,10.000.000TL'nin ödenmesine rağmen diğer ödemelerin yapılmadığını, istasyonun devredilmediğini, kira sözleşmesinin tapuya şerh edilmediğini, bu nedenle protokol kapsamında alınan bononun iadesinin gerekmediğini, davacı ve malikin afaki taleplerde bulunarak kira sözleşmesini akdetmediklerini, davacı tarafından gönderilen Beyoğlu ...Noterliğinin 30.04.2020 tarih ve ... yevmiye nolu ihtarnamesi ile akaryakıt işletmesine uygun olmayacak şekilde bir kısım yerlerin yedi ay sonra kiralanmasının teklif edildiğini, Üsküdar ....Noterliğinin 15.05.2020 tarih ve ... yevmiye nolu ihtarnamesiyle kiralanması teklif edilen yerin istasyonun tamamı olmadığı, bu şekilde bir kiralamadan hukuki ve iktisadi faydanın sağlanamayacağı belirtilerek muaccel olan borçların ödenmesinin istendiği, protokolde belirtilen 6.500.000 TL'nin istasyonun teslimi, kira sözleşmesinin imzalanması ve tapuya şerhi şartlarına bağlandığını, sözleşmenin davacının eylemleri ile imkansız hale gelmesi nedeniyle sözleşmenin kurulmasına bağlı olan bayrak parasına hak kazanılmadığını, kira sözleşmesinin akdedilmesinin imkansız hale geldiğini, davacının bayrak bedelini hak kazanamadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.<br>İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda; \"... Uyuşmazlık tarihinde yürürlükte olan 6098 sayılı TBK m.175 hükmü 'Dürüstlük kurallarına aykırı engelleme' başlığını taşımakta olup, adı geçen hükmün 1.fıkrasına göre 'Taraflardan biri, koşulun gerçekleşmesine dürüstlük kurallarına aykırı olarak engel olursa, koşul gerçekleşmiş sayılır.' Buna göre somut olay yönünden davalı olan şirketin bu koşulun gerçekleşmesinde dürüstlük kurallarına aykırı olarak engel olup olmadığı, buna göre davacının alacak talep etmesinin mümkün bulunup bulunmadığı irdelenecektir. Dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlaklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekalı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün adet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (DURAL, M. / SARI, S.: Türk Özel Hukuku 6. Baskı İstanbul 2011, s.226-227).Diğer bir anlatımla dürüst davranma 'bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuslu, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekalı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi' anlamındadır.Türk Medeni Kanununun 2. maddesinde, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki genel ilkeye yer verilmektedir: Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı. Hukuk düzeni, kişilere tanıdığı her bir hakkın kapsamı ile bunların kullanılmasının şartlarını ve şeklini ilgili hak yönünden özel olarak düzenlemiştir. Ancak, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülmesinin ve bunların en küçük ayrıntılara kadar düzenlenmesinin imkânsızlığı karşısında, bütün hakların kullanılmasında dikkate alınacak genel bir sınırlama koyma ihtiyacı duyulmuştur. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, bu açıdan uyulması gerekecek genel kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır (DURAL / SARI, s. 225).Türk Medeni Kanununun 2. maddesinde, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Bu ifade şeklinden yola çıkarak; bir hakkın kullanılmasında dürüstlük kuralına uyulmamasının müeyyidesinin, bu hakkın açıkça kötüye kullanılmış sayılması ve hukuken korunmaması olduğu kabul edilebilir (DURAL / SARI, s. 225). Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. TMK’nın 2/I hükmü herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünü Türk Medeni Kanununa göre dürüstlük kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını ızrar kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil; hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.Bunun yanında aynı Kanun’un İyiniyet alt başlıklı 3. maddesinde de:'Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır.Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.' düzenlemesi yer almaktadır.İyi niyet kavramına, Medeni Kanunun ve Borçlar Kanununun değişik maddelerinde yer verilmiş olmakla beraber, bu hükümlerin hiçbirinde iyi niyetin tam bir tanımı yapılmış değildir. Ancak TMK’nın 3 ve 1024 başta olmak üzere, yasal hükümlerin içeriğinden hareketle, iyi niyetin genel bir tanımının yapılması mümkündür. Buna göre iyi niyet, bir hakkın kazanılması veya bir hukuki sonucun doğması yönünden mevcut bir engeli, bir eksikliği veya benzeri bir olguyu bilmemek ve halin gerektirdiği özen gösterilse dahi bilecek durumda olmamaktır. İyi niyetin tersi olan kavramı kötüniyet oluşturur. Kötüniyet de; bir hakkın kazanılması veya bir hukuki sonucun doğması yönünden mevcut bir engeli, bir eksikliği veya benzeri bir olguyu bilmek veya halin gerektirdiği özen gösterildiğinde bilebilecek durumda olmak şeklinde tanımlanabilir.Bu tanımlar ve tanımların dayandığı kanun hükümleri dikkate alındığında, iyi niyet ve kötüniyet; belirli bir olay veya olguya ilişkin olarak, bir kişinin bilgisine ve inancına yönelik yapılan bir değerlendirmeyi ifade etmektedir. Bu değerlendirme sonucuna göre, bir kişinin belirli bir durum karşısında iyiniyetli veya kötüniyetli olduğundan söz edilmektedir. Bu açıdan, iyi niyet kişiye özel olup, subjektif bir nitelik taşır. Bununla beraber, günlük hayatta ve bazı kararlarda iyiniyetli olma, kötüniyetli olma bir davranış şekli olarak ele alınmakta; kişilerin iyi niyetli veya kötüniyetli hareket ettiğinden bahsedilmektedir. Bu şekilde kullanımın, Medeni Kanunda iyiniyet ve kötüniyet kavramlarına verilen anlama uygun olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Bununla beraber bu tarz bir kullanımda, yürürlükten kalkan 743 sayılı Medeni Kanunun 'herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsniniyet kaidelerine riayetle mükelleftir' şeklindeki 2. maddesinin de etkisi vardır. Halbuki hakların kullanılması ve borçların ifasında geçerli davranış kuralları, herkes yönünden uygulanacağından, objektif bir nitelik taşımaktadır. Bu gerçeği göz önünde bulunduran 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK), 2. maddede herkesin 'haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda' olduğu belirtilmiş, söz konusu davranış kurallarını, dürüstlük kuralı kavramı ile ifade etmiştir. Her ne kadar farklı kavramlar olsalar da, dürüstlük kuralı ve iyi niyetin temelinde namuslu, doğru ve dürüst davranma kuralı yer alır (DURAL / SARI, s. 218-219).Ancak TMK’nın 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı, aynı Kanunun 3. maddesinde düzenlenen iyiniyet ile birebir aynı niteliği de taşımamaktadır. Medeni Kanunun 3. maddesinde düzenlenen iyi niyet hakların kazanılması ile ilgili olduğu halde, Medeni Kanunun 2. maddesinde yer alan dürüst davranma hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesinde söz konusu olur.İyi niyet, MK 3’ün ifade ettiği üzere hakların kazanılmasında kazanmaya engel bir durumu bilmemek ve bilmesi gerekmemektir. İyi niyette objektif olarak haksız bir davranış vardır, fakat haksızlık yaptığı bilinci bulunmadığı için hukuk düzeni, bu iyi niyeti korumaktadır. Bu sebeple kanunda belirtilen hallerde hak kazanan şahsın olumsuz durumu, elverişsiz durumu kaldırılmakta, bertaraf edilmekte, onun hakkı kazanması sağlanmaktadır. Yanlış bir durum doğduğu halde, Medeni Kanunun 2. maddesinde ifadesini bulan güvenin korunması düşüncesi ile iyi niyetin korunması gerekmektedir. Başka bir değişle, iyi niyetin korunması, temelindeki dürüstlük kuralı gereği olan güvenin korunmasına dayalıdır. Mesela emin sıfatı ile zilyetten bir menkulün mülkiyetinin kazanılmasında, devredenin tasarruf yetkisine sahip olmadığını bilmeme (yani iyi niyetli olma) başka değişle tasarruf yetkisinin varlığına güvenme korunmaktadır. İşte bu güveni koruma, dürüstlük kuralı temeline dayanmaktadır. Ancak işaret etmek gerekir ki, bu yakınlık iki kurum arasında dürüstlük kuralı ile iyi niyet arasında mevcut farklılığı ortadan kaldırmaz. Dürüstlük kuralı ahlaki temele dayalı, orta vasıfta, makul ve dürüst bir insanın davranışını göstermektedir. İyi niyet ise sadece bir hakkın veya hukuki durumun kazanılmasına engel olabilecek bir durumu bilmemek ve bilmesi gerekmemektir (AKYOL, Ş.: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı İstanbul 1995, s.10-11).Objektif iyi niyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen TMK’nın 2. maddesi, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanmasını Kanunun korumayacağını belirtmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hallerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamaktadır.25.1.1984 gün ve 3/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararında da ifade edildiği üzere, bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu, gerçek hakkın tanınması ve bireyin korunması için tüm hukuki yolların kapalı bulunduğu zorunluluk hâllerinde, TMK’nın 2. maddesi uygulama alanı bulur ve olağanüstü bir imkân sağlar; haksızlığı düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getirir.Gerçekten de hukukun her alanında uygulanma niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının; şekle aykırılığı ileri sürme hakkı için de bir sınır teşkil ettiği, buyurucu niteliği itibariyle hakim tarafından re’sen gözetilmesi gerektiği bugün Türk-İsviçre öğretisi ve uygulamasında tartışmasız olarak kabul edilmektedir (Yargıtay HGK.nun 13.2.1974 gün ve 524/103 sayılı; 2.10.1974 gün ve 2/810-1043 sayılı; 7.12.1983 gün ve 4/224-1276 sayılı…kararları).Bununla birlikte, 30.09.1988 gün ve 1987/2 E., 1988/2 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da '…Zira hukuk ancak, meşru menfaatlerin tatminine yarar, başka bir şeye yaradığı taktirde ise mevcudiyet sebebini kaybeder. Öte yandan Medeni Kanunun 4. maddesi hükmüyle de hâkim, adalete uygun karar vermeye çağrılmaktadır. O, menfaatlerin doğru ve adil bir muvazenesini yapmak ve gerçekleri gözetmek zorundadır.' şeklinde bir açıklamaya yer verilmiştir.Dürüstlük kuralı, bir kimseden dürüst bir insan olarak beklenen davranışı ifade eder. Bir davranışın bu nitelikte olup olmadığı, toplumda geçerli ahlak ölçülerine gelenek ve göreneklere, karşılıklı uygulanagelen teamüllere ve hakları sağlayan ilişkilerin amacına göre tayin edilir.Diğer yandan, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı belirlenirken; o kişinin hakkın kullanılmasında geçerli ve haklı bir yararının varlığı, hakkın kullanılmasının sağlayacağı yarar ile başkalarına vereceği zarar arasında aşırı oransızlığın olmaması, bir kimsenin kendi ahlâka aykırı davranışına dayanmaması ve uyandırılan güvene aykırı davranışta bulunmaması gibi ölçütler hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığını belirler (OĞUZMAN, M.K.: Medeni Hukuk-Temel Kavramlar 5. B, İstanbul 1985, s. 154 vd).Medeni Kanun, kötüye kullanılan hakkın hukuk düzeni tarafından korunmayacağını belirtmiş olmakla beraber, bir hakkın ne zaman kötüye kullanılmış sayılacağı konusunda bir açıklamaya yer vermemiştir. Esasen, önceden hangi durumlarda hakkın kötüye kullanılmış sayılacağını belirlemek ve belirtmek mümkün de değildir. Daha önce de ifade edildiği gibi, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülerek, düzenlenmesindeki imkânsızlık sonucu oluşturulmuş kurallardır. Düzenlemenin bu amacı karşısında, önceden hakkın kötüye kullanılmasının varlığını tespitte esas alınacak unsur ve ölçütleri belirlemek isabetli bir tutum da olmayacaktır. Bu nedenle, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının her somut olayda, olayın özellikleri dikkate alınarak hâkim tarafından belirlenmesi ihtiyacı ve gerekliliği vardır. Bununla beraber, belirli olguların varlığı bir hakkın kötüye kullanılmış olduğunun göstergesi olabilir. Nitekim, hakkın kötüye kullanıldığının kabul edildiği olaylar göz önünde tutularak, hakkın kötüye kullanılmış olduğunu gösteren bazı olgular ortaya konulmaktadır. Ancak, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesine yardım eden bu olguların, somut olayda bulunması kesin olarak bir hakkın kötüye kullanıldığını göstermeyeceği gibi, bulunmaması da hakkın kötüye kullanılmamış olduğu anlamını taşımaz (DURAL / SARI, s. 239).Bir başka anlatımla, kullanılan hak soyut değil somut olaylara dayanmalıdır. Eğer bir olayda, objektif iyi niyet kurallarına aykırılık varsa, burada hakkın kötüye kullanımı söz konusudur. Objektif iyi niyet kurallarını, her olayda geçerli kabul edilebilecek bir ölçü bulmak mümkün değildir. Hak sahibinin hakkını kullanmada iyi ya da kötü niyetli olduğunu saptamak kullananın iç dünyası ile ilgili olduğundan bunu belirlemek oldukça güçtür. Dolayısıyla her somut olayda, iyi niyet kurallarına aykırılığın olup olmadığının kendi şartları içerisinde değerlendirilmesi gerekir.Hakkın kötüye kullanılmış olduğunu kabul etmek için hakkın amacına aykırı olarak kullanılması ve hakkı kullananın bu kullanmada çıkarının olmaması gerekir. Hak tanımının hukukun tanıdığı ve koruduğu menfaat olduğunu hatırlayarak, bir hakkın kullanılması sırasında kullananın bu hakkı, amacına aykırı olarak ve korunacak bir “menfaat” olmaksızın kullanması durumunda biçimsel mantığa göre, bu durumda hukukun himayesini esirgemek gerektiği sonucuna varılır (AKYOL, s. 21).Şu hâlde bir hak, o hakkın tanınmasındaki amaca aykırı olarak kullanılırsa ve bu kullanmada kullanan bakımından menfaat yoksa veya çok küçük bir menfaat varsa, bu taktirde o hakkın kullanılmasından değil, hakkın kötüye kullanılmasından bahsedilir. Bir malikin mülkiyet hakkından yararlanması öngörülmüştür, malik mülkiyet hakkını kendisine yararı olmadığı halde,  mülkiyeti amacına aykırı olarak kullanırsa, mesela gerekmediği halde gerekmediği yükseklikte bir duvar yaptırırsa, hakkın kötüye kullanıldığı sonucuna varırız (AKYOL, s. 21).Bu durumda bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken belirtilen bu duruma uygun hareket etmek zorundadır; aksi hâlde, hakkını kötüye kullandığı sonucuna varılabilecektir.Hakkın kötüye kullanılması yasağı görünüşte bir hakkın kullanılmasından rahatsız ve rencide olan kişileri ilgilendirir. Ancak, hakkın kötüye kullanılmasını sağlamak bir genel kural, genel ilke niteliğindedir. Hukukun emirlerinden biri dürüstlük kuralına uymak ise, önemli yasaklarından biri de “hakkını kötüye kullanma”dır. Böylece hakkını kötüye kullanma hukuk tarafından konulmuş yasaklardan biridir. Niteliği itibariyle emredicidir (AKYOL, s. 23).Hakkın kötüye kullanıldığı savunma olarak ileriye sürülmüş olmasa dahi bu husus def’i değil itiraz olarak kabul edildiğinden hâkim, dava dosyasından anlaşılan böyle bir durumu resen göz önüne almak zorundadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.11.1964 gün 1964/2-953 Esas ve 1964/640 K. sayılı ilamı ile 14.2.1951 tarih ve 1949/17 E, 1951/1 K. sayılı; 8.11.1991 tarih 1990/4 Esas, 1991/13 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları).Bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle, Medeni Kanunun 2. maddesinin her iki fıkrası da emredici niteliktedir. Tarafların aralarındaki ilişkide dürüstlük kuralının ve hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmayacağının kararlaştırmaları mümkün değildir. Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle, dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hâkim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, ilgili tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, kendiliğinden (re’sen) bunu dikkate almalıdır (DURAL / SARI, s. 243-244). (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/5-941E. 2017/1715 K.sayılı ilamı)Özel bir ilişkiye girmiş taraflardan biri, hukuka ve güven ihlali söz konusu olduğunda da hukukun öngördüğü yaptırıma güvenerek karşı tarafa güvenmiştir. Karşı taraf omuzlarına da bu güvenden dolayı, doğru ve dürüst davranmak ve sadakatli olmak yükümlülüğü yüklenmiştir. Kendisine güvenilen taraf da yapmış olduğu kendi davranışları ile bu güven olgusunu meydana getirdiği için, güvenen tarafa kendisine neden güvendiği hususunda bir itiraz hakkı söz konusu olmayacağı öğretide ileri sürülmüştür.Gerçekten de, her iki tarafın menfaatlerini korumak ve dengelemek için ileri sürülen güven ilkesine göre, bir irade beyanını anlamak ve değerlendirmek için, beyan muhatabınca bilinen ve bilinmesi gereken bütün hal ve şartları Medeni Kanun m.2'de düzenlenen dürüstlük ilkesi gereğince değerlendirmek gerekecektir. Böylece, beyana ne anlam verilmesi gerektiği ortaya çıkacaktır. Bu ilkeye göre, korunan karşı tarafın-beyan muhatabının haklı güvenidir. Beyan muhatabının gerekli dikkat ve özeni göstermeksizin, beyanı nasıl anladığına bakılmayacaktır. Beyan muhatabı, kendisine ulaşan beyanı, dürüstlük ilkesi gereği, bildiği veya bilmesi gereken tüm unsurları dikkate alarak anlamalıdır. Yani, onun bu beyanı o şekilde anlaması MK. m.2 uyarınca haklı görünmelidir. İşte bu ilke, meydana gelen adaletsizliği ve taraflar arasında gerçekleşen sorunu çözmüş olmaktadır. Zira, güven ilkesi karşılıklı birbirini gözetme ve bağlılık esaslarına dayanmaktadır. Bu ilkeye göre, hem beyan sahibinin hem de beyan muhatabının menfaatleri dengede tutulmuş olmaktadır. Bir yandan beyan muhatabının, dürüstlük kuralına(objektif iyiniyet) göre, bildiği ve bilebileceği bütün olguları değerlendirerek beyana vermesi gereken anlama olan haklı güveni korunmakta; diğer yandan ise, beyan sahibinin yaptığı beyanının, makul ve dürüst bir sözleşen insan tarafından anlaşılması olağan biçimde anlaşılacağına dair haklı güveni teminat altına alınmaktadır.Güven sorumluluğunun gerçekleşebilmesi için, bir kimsede hukuken korunmaya layık bir güvenin olması, bu güvene dayanılarak bir tasarruf işleminde bulunulması, tüm bunların da bir kişiye isnat edilebilmesi gerekir.Yukarıda güven sorumluluğuna ilişkin belirtilen  genel şartlar,  aynı zamanda Alman Hukukunda da aranmaktadır.Güven sorumluluğunun Türk pozitif hukukunda özel bir kanuni düzenlemesi bulunmamakla birlikte; Türk hukuk öğretisinde dürüstlük kuralından hareketle bir olayda güven sorumluluğunun gerçekleşebilmesi için şu şartlar aranmaktadır: Olayda bir “güven” unsuru bulunmalı, zarar gerçekleşmeli, yaratılan hukuki görünüme güvenin pozitif olarak korunması anlamında geçerlilik sonucu bağlanmamalı, zarar ile yaratılan hukuki görünüş arasında nedensellik bağı söz konusu olmalı, başka hukuki kurumların uygulama alanına giren herhangi  bir durum söz konusu olmamalı, hukuki görünüşü yaratan kimse kusurlu olmalı, kişinin haklı güveni, yani olayda iyiniyeti bulunmalıdır.(Yargıtay HGK 2012/19-670E.2013/171K.sayılı ilamı Bu çerçevede somut olayda, davalı şirketin davacı şirket tarafından 10.000.000,00 TL bedelli peşin ödemeyi yapmasından sonra kira sözleşmesini imzalamadığı, bu sözleşmeyi imzalamak için hazırlıklarını bitirmiş olan davacı tarafın tüm çağrılarına rağmen üzerine düşen yükümlülüklerini davalı tarafın yerine getirmediği, davalı olan şirketin sektörel açıdan kira sözleşmesinin yapılması için gerekli tüm hazırlıkların davacı tarafından tamamlandığı ve kira sözleşmesinin imza olunması için ihtarname ile davet olunmasına rağmen sözleşmeyi imzalamaktan sözleşmeye aykırı olarak kaçındığı, taraflar arasındaki mutabakatın 6 parsel üzerinden yapıldığı için davalı şirketin kira sözleşmesini imzalamama noktasında gerekçe olarak parsel değişikliği talebinin kabul edilmeyişini ortaya koymasının ise taraflar arasındaki mutabakat karşısında kabul edilemeyeceği, zira davalının bu hareketi ile çelişkili davranış yasağını açıkça ihlal ettiği, bu durumda davalının bu gerekçesine itibar edilebilmesinin de mümkün bulunmadığı, kira sözleşmesinin yapılmasına yönelik ön sözleşme gereği davacının üzerine düşen tüm yükümlülüklerini yerine getirmesi sonrası davalının kira sözleşmesini imzalayacağı noktasında davacı tarafta açık bir güven uyandırdığı gerçeğine rağmen kira sözleşmesini imzalamak noktasında üzerine düşen yükümlülüğünü ısrarla yerine getirmediği, tarafların ticari defter ve kayıtları dikkate alındığında davalı tarafın tamamen dürüstlük kuralına aykırı hareket ettiği, dürüstlük kuralına aykırı bu davranışla davalının ön sözleşmede belirtilen koşulun gerçekleşmesine engel olduğu anlaşılmaktadır. Ön sözleşmedeki kira akdinin davalı tarafından imzalanmasına dair şartın TBK m.175/f.1 hükmündeki düzenleme nedeniyle ve davacı lehine gerçekleşmiş sayıldığı mahkememizce kabul edilmiştir.Alacak hakkının doğumuna esas olan KDV 1985 yılında yürürlüğe girmiş olan 3065 sayılı Kanun çerçevesinde uygulanmakta olan bir tüketim vergisi niteliğindedir. KDV vergisinin içermiş olduğu indirim nedeniyle kural olarak mükellef üzerindeki vergi yükü kalmamakta ve bu suretle vergi son tüketiciye yansıtılmaktadır. Bu çerçevede somut uyuşmazlığa konu olan KDV vergisi gerçekleşen mal ve hizmet teslimleri nedeniyle satıcının hesaplayıp alıcıdan tahsil etmek suretiyle vergi dairesine ödediği vergi niteliğinde olup davacı tahsil yani mahsup amaçlı olarak ödemiş olduğu bu miktar çerçevesinde düzenlediği fatura nedeniyle bu fatura bedeline isabet eden 1.170.000,00 TL bedelli KDV alacağını talep edebilecektir. Hal böyle olunca davacı tarafından söz konusu istasyona ait kira sözleşmesinin imzalanması ve istasyonun davalı tarafa teslim olunması amacıyla üzerine düşeni yaptığı, davalı tarafın kira sözleşmesinin imzalanması noktasında üzerine düşen yükümlülüğü dürüstlük kuralına aykırı olarak yerine getirmediği, buna göre kanun gereği ön sözleşmede belirtilen kira sözleşmesinin imzalanmasına dair şartın yerine geldiğinin kabulü durumunda davacı şirketin davalı şirkete bayrak parası için mahsup amaçlı olarak düzenlemiş olduğu 6.500.000,00 TL için KDV dahil 7.670.000,00 TL bedelli faturayı tanzim etmekte haklı olduğu, bu faturada belirtilen KDV bedeli olan 1.170.000,00 TL KVD bedelinin muhasebesel ve sektörel açıdan davalıdan talep edebilmesinin sözleşmesel ve yasal koşullarının oluştuğu anlaşılmaktadır.Taraflar arasındaki uyuşmazlıkla ilgili sektörel, sözleşmesel ve muhasebesel verileri içeren bilirkişi kurulu raporu sonuç itibariyle, kısmen farklı gerekçeye dayansa da mahkememizce varılan sonuç ile uyumludur. Buna göre davacının KDV alacağını kural olarak talep edebileceğine dair varılan sonucu ortadan kaldıracak ve itibar edilebilecek bir itiraz ise yoktur.Bilirkişi kurulu raporunda sonuç olarak davacının cari hesap ilişkisi nedeniyle 1.161.854,72TL tutarında alacağının dava tarihi itibariyle bulunduğu bildirilmiş ise de bu rakama değil takip talebinde belirtilen 1.170.000,00 TL bedelli miktara itibar edilmiştir. Zira 'takip alacaklısı tarafından ödeme emrine süresi içinde itiraz etmiş olan takip borçlusuna karşı açılan itirazın iptali davasının konusu, icra takibi konusu edilen alacaklar olup, davanın amacı itirazla duran takibin devamını sağlamaktır. İtirazın iptali davası, yargılama usulü bakımından genel hükümlere tabidir. Davalı borçlunun icra dosyasında ileri sürdüğü itirazlar dışındaki itirazlarını da bu dava içinde ancak cevap süresi içinde ileri sürmesi olanaklıdır. Eğer cevap süresi içinde davalı/borçlu diğer itirazlarını ileri sürmezse mahkeme bunları kendiliğinden göz önüne alamaz, takibe itiraz edilirken bildirilen sebeplerle sınırlı araştırma yapmak durumunda kalır. Dava yargılama usulü bakımından genel hükümlere tabi olduğundan; ispat külfeti normal bir alacak davasındaki ile aynıdır. Ancak her iki dava ispat yöntemleri ve hukuki sonuçları bakımından farklılıklar göstermektedir. Bu bağlamda belirtmek gerekirse; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190. maddesi gereğince ispat yükü kanunda özel düzenleme bulunmadıkça,  iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Bu genel kuralın dışında bazı hâllerde kanıt yükü yer değiştirerek davalı tarafa geçer. Davacı ya da davalı iddiasını ya da savunmasını HMK’da belirtilen hükümlere göre ispat etmelidir. Buna göre yapılacak yargılama sonucunda mahkemece verilecek karar ya davanın kabulü ya da reddine yönelik olacak; ancak takibin iptali ya da devamı hükmünü de içerecektir. Bu açıklamalar da göstermektedir ki, itirazın iptali davası, icra takibine sıkı sıkıya bağlı; itiraz üzerine duran icra takibinin devam edebilmesini sağlayan ve takip hukuku içinde olmakla birlikte, maddi hukuk ilişkisinin incelenerek uyuşmazlığı kesin hükümle sonuçlandıran bir davadır. Davanın takibe bağlılığı, alacağın miktarı bakımından söz konusu olduğu gibi alacağın kaynağı bakımından da geçerlidir. (Yargıtay HGK 2017/19-919E. 2019/886K.sayılı ilamı) Bu bakımından davalı tarafın cevap dilekçesinde açık hesap ilişkisi çerçevesinde davacıdan alacaklı olması nedeniyle takas veya mahsuba yönelik herhangi bir talebinin bulunmadığı, itirazın iptali talebi ve dayandığı belge ile bağlılık kuralı dikkate alındığında, bilirkişi kurulu raporunda belirtilen ve cari hesap ilişkisi çerçevesinde davacının davalıdan 1.161.854,72 TL alacaklı olduğu yönündeki görüşe itibar edilebilmesi mümkün değildir. Sonuç olarak davacının takip tarihi itibariyle davalıdan 1.170.000,00 TL KDV alacağı olduğunu kabul etmek gerekmiştir.Öte yandan davacı takip talebi ile işlemiş faiz talep etmiş, dava dilekçesi ile ise işlemiş faize yönelik itirazın dahi iptali yönünde talepte bulunmuş, bu kısma ilişkin harç eksikliği ise yargılama sırasında Harçlar Kanunu m.27, m.30 gereği tamamlanmıştır. Bu itibarla dava konusu olan işlemiş faiz yönünden dahi mahkememizce değerlendirme yapılacaktır. Buna göre davacı vekilinin takip talebi ile işlemiş talep edebilmesi kural olarak, BK m.117/f.1 hükmü uyarınca alacaklının ihtarda bulunmasına veya açık bir sözleşme hükmü olmasına bağlıdır. Öncelikle davalının temerrüdüne yol açacak açık, kesin bir sözleşme hükmü yoktur. Somut olayda alacaklı tarafından düzenlenmiş bir ihtar yazısının davalı borçluya tebliğ olunduğuna dair bir belge sunulmadığı açık olduğu gibi tebliğe dair bir evraka da dayanılmamıştır. 6100 sayılı HMK m.121 ve devamı hükümleri uyarınca dava dilekçesinde gösterilmeyen, bu suretle dosyaya sunulmayan ve ayrıca davalıya dahi tebliğ olunmayan bir belgeye mahkememizce itibar edilebilmesi bu noktada usulden mümkün değildir. Kaldı ki HMK m.145 hükmü çerçevesinde bu noktada sonrada gösterilmiş bir delile dahi dayanılmamıştır.  HMK m.25/f.2 hükmü uyarınca kanunda belirtilen durumlar dışında hakim, kendiliğinden delil toplayamaz. O halde temerrüdün oluştuğuna dair tebliğ belgesinin araştırılması veya dosyaya delil olarak getirilmesi noktasında kanunda belirtilen özel bir durum bulunmadığından mevcut dosya kapsamındaki delillere göre değerlendirme yapılması zorunludur.Kaldı ki yukarıda açıklandığı üzere itirazın iptali davalarında takibe sıkı sıkıya bağlılık esastır. Davalı takip talebi içeriğine göre itiraz eder. Takip talebinde davacının takip tarihi itibariyle işlemiş faiz talep ettiği açık olmakla birlikte bu talebin bir ihtarnameye dayalı olduğu da açıkça yazılmamış olduğundan davalının işlemiş faize yönelik itirazı bu yönden de haklı bulunmaktadır. Her ne kadar davacı vekili takip talebinde işlemiş temerrüt faizi açısından TTK m.1530/f.7 hükmüne dayalı olarak işlemiş faiz talep ettiğini açıklamış ise de bu yöne ilişkin davalının itirazının dahi haklı bulunduğu anlaşılmaktadır. Zira itirazın iptali davalarında açıklandığı üzere takibe bağlılık esastır. Takip talebinde davacının işlemiş faiz açısından kanun hükmüne ve faturaya dayanmış olduğu, sadece davacı defterinde yer alan ve davalı tarafından kabul olunmayan fatura nedeniyle dahi davacının işlemiş faiz talebinin mümkün bulunmadığı, bu çerçevede davacının sadece dayanak faturaya dayalı olarak işlemiş ticari temerrüt faizi talep olunmasına yönelik takip talebindeki miktara yönelik davalı itirazının bu yönden de haklı olduğu, zaten TTK m.1530 hükmünün 2.fıkrasının uygulanmasını sağlayacak şekilde ve temerrüde esas bir sözleşme hükmü ve sözleşmede belirtilen bir ödeme durumunun mümkün olmadığı, adı geçen hükmün 4.fıkrasında geçen davacı borçlunun ihtara gerek kalmaksızın temerrüt durumuna düşmesini sağlayabilecek somut vakıaların dahi somut olayda gerçekleşmediği veya gerçekleştiğine yönelik vakıa veya delilin dosyada mevcut olmadığı, bu şartlarda takip talebinde belirtilen TTK m.1530/f.7 hükmü gereği işlemiş faiz talebinin yasal dayanaktan yoksun olmakla davalının bu yöne ilişkin icra dosyasındaki itirazının mevcut takip talebine göre haklı bulunduğu, TTK m.1530/f.7 hükmünün davacı lehine sonuç doğurmasının mümkün  bu şartlarda mümkün bulunmadığı kabul olunmuştur. O halde davacının takip konusu yapmış olduğu işlemiş faize yönelik itirazın iptali talebinin bu yönlerden dahi kabulü mümkün bulunmamaktadır. Bilindiği üzere İİK.m.67/f.2 hükmüne göre itirazın iptali davalarında davalı borçlunun itirazının haksızlığına karar verilmesi karşısında borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli olması halinde ise alacaklı tazminata mahkum edilir. Nitekim somut olayda davalı borçlunun 1.170.000,00 TL alacak miktarına yönelik olarak haksız itiraz ettiği açıklığa kavuşmakla bu miktarın %20'sine isabet eden tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesi...\" gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile davalının İstanbul ... İcra Müdürlüğünün ... Esas sayılı takip dosyasına yönelik itirazının 1.170.000,00 TL asıl alacak üzerinden iptaline, asıl alacağa takip tarihinden itibaren değişe oranlarda avans faizi uygulanarak takibin devamına, alacağın %20'i oranında icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin talebin reddine,  karar  verilmiştir. Bu karara karşı, davalı vekilince istinaf başvurusunda bulunulmuştur.<br>İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ Davalı vekili, istinaf başvuru dilekçesinde özetle; Taraflar arasında düzenlenen 16.07.2019 tarihli protokole istinaden, uyuşmazlık konusu istasyonun davalı şirkete kiralanması konusunda anlaşmaya varılarak, davalının borcuna mahsuben 6.500.000TL bayrak parası belirlendiği ve davacının 7.670.000 TL fatura düzenlendiği, ancak bunun KDV bedeli olan 1.170.000 TL'nin ödenmemesi nedeniyle takip başlatıldığını, oysa davacı şirketin kredi borçlarına ilişkin geri ödeme planı düzenlenerek yapılandırıldığını, Protokol uyarınca davacının yetkilisi ...'e ait istasyonun davalıya altı yıllığına kiraya verilmesinin kararlaştırıldığını, ayrıca davacının 27.068.131,50 TL borcundan protokol uyarınca 10.000.000,00 TL'sinin peşin ödenerek, bakiye kısmının 6.500.000,00 TL'nin bayrak parasına sayılacağı, kalan 10.568.131,50 TL borcun ise peşin kira bedeli sayılarak ... tarafından istasyonun altı yıllığına kiraya verileceğini ilişkin mutabık kalındığını, ancak davalının mutabık kalınan hususlarda, istasyonu zamanında gerektiği şekilde teslim etmemesi, Protokolde kararlaştırılan parseller yerine kira sözleşmesinin yalnızca bir parsel üzerinde yapılması hususunda diretmesi, kira ilişkisinin 6 yıllık yapılmasının kararlaştırılmasına rağmen sözleşmede 5 yıllık olarak belirtmesi sebebiyle kira sözleşmesinin akdedilmesini imkansız hale getirdiği ve bu sebeple bayrak bedeline hak kazanamaması nedeniyle takibe itiraz edildiğini, mahkemece bu savunmaların değerlendirilmeden davanın kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğunu;Hükme esas alınan raporun taraflı olduğunu, davacının Protokolden kaynaklanan edimlerini yerine getirmediğinin göz ardı edildiğini, dosyadaki deliller incelenmeden düzenlenen raporun esas alınarak karar verilemeyeceğini, davacı şirketin Protokolden doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği hususunun incelenmeden, henüz akdedilmemiş bir kira sözleşmesinin doğmamış olan yükümlülükleri konusunda haksız tespitler yapıldığını; Raporda 10.000.000 TL'nin alınmasına rağmen kira sözleşmesinin yapılmadığının belirtilmesinin haksız olduğunu, zira müvekkilinin davacıdan alacağının belirlenerek davacının borcunu ödeyebilmesi için bir kez daha şans verildiğini, borca istinaden şirket yetkilisinin istasyonunun 6 yıllığına kiraya verilmesi ve ilgili istasyonun kira bedelinin kredi borcundan mahsup edilmesi amacıyla 16.07.2019 tarihli Protokolün düzenlendiğini, ancak kararlaştırılan hususların davacı tarafından değiştirilip diretilerek müvekkiline kabul ettirilmeye çalışıldığını, bu kapsamda kira sözleşmesinin 6 yıllık olacağına ilişkin mutabakata rağmen davacı şirket tarafından kira sözleşmesi 5 yıllık olarak hazırlandığını, istasyonun 5 ve 6 parsellerde olması gerekirken yalnızca 6 parselin kiralanması hususunda diretildiğini ve istasyonun kullanıma hazır şekilde müvekkiline teslim edilmediğini, kira sözleşmesinin akdedilmesinin zorlaştırıldığını, mutabık kalınan hususlar dışındaki şartlarda kira sözleşmesi düzenlenmesine çalışıldığını, bu tür bir talebin iyiniyetli çağrı niteliğinde olmadığını, bu nedenle kira sözleşmesinin düzenlenmediğini, taraflarca imzalanmamış bir kira sözleşmesinin henüz doğmamış bayrak bedeline ilişkin KDV'nin talep edilmesinin haksız olduğunu, talep edilen alacağın takip tarihi itibariyle doğmadığını, bayrak bedelinin ancak taşınmazın kiralanması ve bu yerde ... Petrol'ün bayiliğinin yapılmasına bağlı olduğunu ve bu şartın gerçekleşmediğini;Bilirkişi raporunda \"öncesinde varılan mutabakat 6 parsel üzerinden yapıldığı...\" tespitinin neye dayanılarak yapıldığının belli olmadığını, zira Protokolde 5 ve 6 nolu parsellerin kiralanması hususunda mutabık kalındığını, buna rağmen raporda tarafların 6 nolu parsel üzerinde mutabık kalındığına ilişkin tespitin yerinde olmadığını, buna ilişkin itirazda bulunulmasına rağmen mahkemece itirazın değerlendirilmeden karar verilmesinin hatalı olduğunu, raporda davanın yüklendiği edimleri yerine getirip getirmediğinin değerlendirilmediğini, davacının edimlerini tam olarak yerine getirmeyerek farklı şartlarda kira sözleşmesine müvekkilini zorlaması nedeniyle kira sözleşmesinin kurulamadığını, mahkemece itirazların değerlendirilmeden karar verilmesinin hatalı olduğunu, eksik inceleme ile verilen kararın hatalı olduğunu; Gerekçeli kararda \"borçlandırıcı nitelikteki sözleşmenin ayrıca bir kira sözleşmesi yapılmasına dönük ön sözleşme niteliğinde bulunduğu\" tespiti yapılmasına rağmen \"taraflar arasında yapılan protokol çerçevesinde davalı üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmemiş, buna göre ön sözleşmede görülen şart yerine gelmemiştir.\" şeklinde kanaat getirilmesinin hatalı olduğunu, zira mahkemece davanın edimini yerine getirip getirmediğinin değerlendirilmediğini, belirtildiği üzere  tarafların 5 ve 6 nolu parsellerin kiralanması hususunda  mutabık kalınmasına rağmen davacı tarafça yalnızca 6 nolu parsel üzerinden kira sözleşmesinin akdedilmesi hususunda diretildiğini, protokolde de 26-28 numaraların kiralanacağının belirtildiğini, istasyonun bulunduğu lokasyonun incelenmesinde bu yerlerin 5 ve 6 numaralı parsellere tekabül ettiğinin anlaşılacağını, 07.10.2020 tarihli mail yazışması ile 5 nolu parselin kira sözleşmesine dahil etmeyi ve oto yıkama yerinin davalı şirketin kullanımına bırakmasına itiraz edildiğini, bu durumun, açık ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde Protokol hükümlerine aykırı olduğunu, bir parselin sözleşme dışı bırakılmasının edim dengesini bozduğunu, eksik alanlı ve fiili kullanımı mümkün olmayan lirin kiralanmasının düşünlemeyeceğini, istasyonun girişinin 5 parselden olması nedeniyle sadece 6 parsel üzerinde akdedilecek bir sözleşmenin ifasının imkansız olacağını, bu miktarda borcun girişi başka bir parselde olan istasyonun kiralanması için mahsup edilemeyeceğini, kira sözleşmesinin 6 yıllık olması hususunda mutabakat sağlanmasına rağmen davacı tarafından iletilen kira sözleşmesinin 5 yıl süreli olarak düzenlendiğini, mutabık kalınan hususlarda değişiklik yapılması nedeniyle sözleşmenin imzalanamadığını, mutabakata aykırı hazırlanan kira sözleşmesinin imzalanmaması nedeniyle bu sözleşmeden doğacak kira bedeli, bayrak parası vb. gibi borçların halihazırda ifa edilmesinin mümkün olmadığını, Protokolde  yerin en geç 20.09.2019 tarihinde kullanıma hazır şekilde teslimi gerekirken bu tarihte yerin teslim edilmediğinin davacı tarafından gönderilen Beyoğlu ... Noterliğinin 28.11.2019 tarihli ihtarından anlaşılacağını, ihtarda sadece 6 parselin teklif edildiğini, davacının 10.000.000 TL ödeme dışında başkaca hiçbir yükümlülüğünü yerine getirmediğini, doğmamış bir borç için düzenlenen faturadaki KDV'nin talep edilemeyeceğini, takas ve mahsup itirazının değerlendirilmemesinin hatalı olduğunu, Bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek, kararın kaldırılmasına ve davanın reddine, karar  verilmesini istemiştir.Davacı vekili, istinaf başvurusuna karşı sunduğu cevap dilekçesinde özetle; davalının başından beri istasyona ait kira sözleşmesinin imzalanarak davalıya teslim edilmediğinin savunduğunu, ancak sunulan e-postalarla bu hususun yanlış olduğunun kanıtlandığını, davalı şirket iki sayfa e-posta kaydının saat 11;24'te gönderilen kısmında isimleri geçen ...  ve  ... davalı şirketin üst düzey yöneticileri olduğunu, 31.10.2019 tarihli e-posta da ..., ... hitaben bayi ve malik ...'nın dün iletilen kira sözleşmesini imzaladığını kabul ettiğini, davalının bu sözleşmeyi imzalayarak müvekkiline iade etmemesi nedeniyle yerin teslim edilemediğini, gönderilen birçok ihtarda yerin teslime hazır olduğunun bildirildiğini, bilirkişi raporu ile davacının protokol gereklerini yerine getirdiğini, 10.000.000 TL'yi ödediğini, bayrak parası ve KDV'si kadar fatura düzenlendiğini, kira sözleşmesinin imzalanması ve istasyonun teslim alınması için ihtarda bulunulduğunu, davacının edimini yerine getirmesine rağmen, davalının kira sözleşmesini imzalamada temerrüte düştüğünü ve akdin davalının kusuru ile kurulamadığını belirterek, istinaf başvurusunun reddine karar verilmesi istemiştir.<br>İNCELEME VE GEREKÇE  Dava, taraflar arasında düzenlenen 16.07.2019 tarihli protokol kapsamında ödenmesi gereken KDV bedelinin tahsili amacıyla başlatılan takibe yönelik itirazın iptali istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulüne, karar verilmiş; bu karara karşı, davalı vekilince, yasal süresi içinde istinaf başvurusunda bulunulmuştur.İstinaf incelemesi, HMK'nın 355. maddesi uyarınca, ileri sürülmüş olan istinaf nedenleriyle ve kamu düzeni yönüyle sınırlı olarak yapılmıştır.Taraflar ve davacı şirketin yetkilisi ... arasında 2014 yılından itibaren süregelen bayilik ilişkisi bulunduğu ve bu nedenle 2014 yılında bayilik sözleşmesi, cari hesap sözleşmesi ve ariyet sözleşmelerinin imzalandığı tarafların kabulündedir. 20.07.2014 tarihli cari hesap ve bayilik sözleşmelerinden kaynaklanan, davacının borçlarının bulunduğu ve bu borçların ödenmesi hususunda 2016 yılında sözleşme düzenlendiği, bu sözleşmenin de ifa edilmemesi üzerine tarafların bu kez bir araya gelerek dava konusu olan 16.07.2019 tarihli protokolü düzenledikleri görülmektedir. Taraflar, bu protokolün birlikte imzalandığı ve içeriği konusunda mutabıktırlar. Anılan protokolde davacı ile davalı ... arasında akdedilen bayilik sözleşmeleri ve eki niteliğindeki protokollerden kaynaklı olarak, davacının 4.748.795 USD borcu bulunduğu, davacının bu borcu vadesinde ödeyemediği ve bu protokolde belirtilen şartlarda ödeme yapmak için davalıdan talepte bulunduğu, protokolün belirlenen şartlarda kesin borç ikrarı içerdiği belirtilmiştir. Protokolle davacının borcu 5.70 USD/TL'den Türk Lirasına çevrilerek toplam 27.068.131,50 TL borcunun bulunduğu saptanmıştır. Bu borca mahsuben 10.000.000 TL'nin beş gün içerisinde ödeneceği kabul edilmiştir. Davacının bu borcu süresinde ödediği ve protokoldeki bu edimini yerine getirdiği sabittir. Protokolün birinci paragrafının devam eden kısmında 17.068.131,50 TL borcun 6.500.000 TL'si (KDV hariç ) bayrak bedeli olarak belirlenmiş, ayrıca bu bedelin KDV'sinin de davalı tarafından davacının hesabına ödeneceği, 6.500.000 TL'nin ise bayinin keseceği fatura karşılığı kredi borcundan mahsup edileceği kabul edilmiştir. Kalan 10.568.131,50 TL ise stopaj dahil net kira bedeli olarak kabul edilerek malik ... tarafından Kartaltepe yanyol 26-28 Küçükçekmece adresinde bulunan istasyonun altı yıllığına ...'ye kiraya verilmesi ile ödeneceği, aylık olarak belirlenecek brüt kira tutarından stopajın ... tarafından malik adına ilgili vergi dairesine ödeneceği, böylelikle altı yıllık kira bedelinin ... tarafından malik ve bayiye kira bedeli peşinen ödenmiş sayılacak olup, davacının herhangi bir talep ve itirazının bulunmayacağı kabul edilmiştir. İlk paragrafta ayrıca, davalıya yapılacak kiralama işlemleri için tarafların ayrı bir kira sözleşmesi imzalayacakları, imzalanan kira sözleşmesinin bu protokolün ayrılmaz bir parçası olduğu, davalı ve malikin kira sözleşmesine aykırılığı nedeniyle kira sözleşmesini haklı nedenle feshi halinde protokolünde sona ereceği ve bu protokolle ikrar edilen tüm borçların muaccel hale geleceği, malik ve bayinin anılan istasyonu en geç 20.09.2019 tarihinde ...'ye kullanıma hazır ve boş olarak teslim edecekleri, kira sözleşmesinin sona ermesinden sonra ...'nin taşınmazı tahliye etmemesi halinde ve GSM'yi (işletme ruhsatını) devir etmemesi halinde geciken her ay için 360.000 TL kira bedeli ödeyeceği kabul edilmiştir.Protokolün dördüncü paragrafında \"İş bu protokolde belirtilen ödemelerin süresi içinde ödenmemesi, eksik ödenmesi veya taraflar arasında akdedilmesi kararlaştırılan kira sözleşmesinin akdedilmemesi, şartlarının yerine getirilmemesi veya yukarıda kira sözleşmesine konu edileceği belirtilen ...'nin kullanım ve işletmesine tahsis edilmemesi durumunda kalan tüm borç muaccel hale gelecek olup, ... tüm borcun tahsili yoluna başvurabilecektir. Bayinin ... nezdinde ki teminatları nakde çevrilecektir. Bayi ve malik ...'nin bu yöndeki hak ve yetkilerini gayri kabili rücu kabul ve taahhüt eder. Ancak bayi tarafından ...'ye 100.000 TL nakit ödemenin gelmesi, iş yeri ve çalışma ruhsatının ...'ye veya ...'nin göstereceği üçüncü kişiye devir edilmesi ve kira sözleşmesinin tapuda şerh edilmesi halinde ...'nin İstanbul/ ... ... ada 5 ve 6 parsellerde bulunan ipotekleri telkin edeceği ve bayi ile malikten alınan 4.784.795 USD'lik bonoyu iade edecektir\" düzenlemesi bulunmaktadır. Davacı, protokoldeki edimini yerine getirerek peşin ödemeyi yaptığını, taşınmaz için düzenlenmesi gereken kira sözleşmesinin imzalanarak davalıya gönderildiğini, ancak davalının haksız şekilde sözleşmeyi imzalamaktan vazgeçtiğini, sözleşme gereğince bayrak bedeli olarak düzenlenen faturanın da KDV'si ile düzenlenerek davalıya tebliğ edildiğini, kira sözleşmesinin, davalının akde aykırı davranışları nedeniyle kurulmadığını belirterek, takip başlatmıştır.  Takip konusu 13.09.2019 tarihli fatura 6.500.000 TL bayrak bedeli ile % 18 KDV'si olan 1.170.000 TL olmak üzere toplam 7.670.000 TL bedelli olup süresi içerisinde borç ve ferilerine itiraz edilmesi nedeniyle takibin durduğu anlaşılmıştır. Davalı yan ise, taraflar arasındaki protokol ile davacı şirketin önceki bayilik sözleşmesinden kaynaklı borçlarının ödenmesinin esaslarının belirlendiğini ve daha önce davacının almış olduğu borçları geri ödemede zorlanması nedeniyle yeni bir geri ödeme planı konusunda tarafların anlaştıklarını, bu kapsamda borcun bir kısmının peşin olarak ödendiğini, kalan kısmın bayrak bedeli ve kiralanacak yerin kiralama bedeli olarak ödenmesinin kararlaştırıldığını, ancak davacı ve taşınmaz malikinin, protokolde belirtilen 26-28 numaralara denk gelen 5 ve 6 parsellerde sözleşme kurmaya yanaşmadığını, sadece 6 parselde sözleşme kurulması için ısrar ettiklerini, 5 parselin akaryakıt istasyonunun girişi olması nedeniyle kiralanmaması halinde taşınmazın kiralanmasının anlamsız olacağını, kira sözleşmesinin altı yıl olarak belirtilmesine rağmen beş yıllık sözleşme teklif edildiğini, bayrak parasının bayilik ve kira sözleşmesine bağlı olduğunu, kira sözleşmesinin kurulmaması nedeniyle bayrak bedeline hak kazanılmasının mümkün olmadığını savunmaktadır. Protokolün yerine getirilmemesi üzerine davalı tarafından ... aleyhine protokolde belirtilen 20.07.2019 vade tarihli 4.748.795 USD bedelli bonoya dayalı olarak İstanbul 2.ATM'nin 2020/242 Esas sayılı dosyasında ihtiyati haciz kararı alınmıştır. Bu karara itiraz edilmesi üzerine mahkemece 17.07.2020 tarihli ek kararla ihtiyati haczin kaldırılmış ve bu karara yönelik istinaf başvurusunun dairemizce incelenmiştir. Dairemiz kararında, bononun protokole bağlanmış olması nedeniyle kayıtsız şartsız borç ikrarı içermemesi ve borcun ödenip ödenmediğinin esaslı yargılamayı gerektirmesi nedeniyle ihtiyati haczin kaldırılmasına ilişkin karar yerinde bulunmuş olup, belirtilen kararın eldeki dava ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Zira bu davada bayrak bedeli adı altında düzenlenen faturadaki KDV bedelinin ödenip ödenmeyeceği değerlendirilecek olup, eldeki davada taraflar arasında düzenlenen protokole aykırılıktan oluşan zararların dava konusu olmadığı anlaşılmıştır. Taraflar arasında düzenlenen protokolde 26-28 nolu bağımsız bölümler üzerinde en geç 20.09.2019 tarihine kadar kira sözleşmesi yapılması, bu tarihe kadar kira sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi ve istasyonun boş olarak teslim edilmesi gerekmektedir. Kira sözleşmesinin belirtilen tarihe kadar yapılmadığı açıktır. Davacı tarafından 28.11.2019 tarihinde keşide edilen Beyoğlu .... Noterliğinin ... yevmiye numaralı ihtarı ile 16.07.2019 tarihli protokol gereğince ödenmesi gereken KDV'nin ödenmediği, kira sözleşmesinin imzalanmadığı belirtilerek bu miktarın sözleşmenin imzalanması ve kira bedelinin mahsup edileceği ihtar edilmiştir. 09.10.2019 tarihli ihtarda ise, tüm telefon aramalarına, e-posta mesajlarına, 19.09.2019 tarihli Beyoğlu ...Noterliğinin ... sayılı ihtarına rağmen, kira sözleşmesinin imzalanması için ...'ün çağrılmadığı, ... protokol çerçevesinde kira sözleşmesini imzalamaya hazır olduğu belirtilerek, 20.10.2019 tarihine kadar ... davet edilmesi talep edilmiştir.  Kira sözleşmesinin düzenlenmesi için taraflar arasında çeşitli e-postalarla iletişime geçilmiş olup, kiralanacak taşınmazların hangileri olduğu konusunda yazışma yapıldığı anlaşılmıştır. Davacı tarafından dava dilekçesinin ekinde sunulan imzasız kira sözleşmesinin 5 yıllık ve ... ada 5 ve 6 parsellere ilişkin olduğu, kiraya veren malikin imzasını taşıyan ve dosyanın eki olan klasörde bulunan 04.11.2019 tarihli kira sözleşmesinin ... ada 6 parsele ilişkin ve 5 yıl olduğu anlaşılmıştır. Davalının bilirkişi raporu ve mahkeme gerekçesine yönelik itirazları dairemizce yapılan incelemeye göre dikkate alınmasına gerek görülmemiş ayrıca davalı vekilinin istinaf dilekçesine karşı sunduğu dilekçesinde 2020 yılına kadar birer aylık ek protokollerle davalı tarafından kiralanmış olmasının sözleşmeye etkisi tartışılmamıştır. İlk derece mahkemesince tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda bilirkişi incelemesi yapılarak, 14.06.2021 tarihli rapor alınmıştır. Belirtilen raporda genel olarak davacının protokolden kaynaklı edimlerini yerine getirerek peşin ödemeyi yaptığı, bayrak parasına ilişkin faturayı düzenleyerek davalıya teslim ettiği, istasyona ait kira sözleşmesinin imzalanması ve istasyonun davalıya teslimi için defalarca ihtarda bulunduğu ve alacağa hak kazandığı kabul edilmiştir. Ancak raporda davalı tarafından ileri ve az yukarıda belirtilen itirazlar yeterince değerlendirilmemiş ve bu itirazları karşılayacak ek rapor alınmamıştır. Dosya kapsamındaki tüm belgeler ve tarafların düzenlediği sözleşmeler birlikte değerlendirilerek davalının istinaf nedenleri ile sınırlı olarak yapılan istinaf incelemesinde; dava konusu uyuşmazlığın bayrak bedeli olarak adlandırılan 16.07.2019 tarihli protokolün üçüncü paragrafının üçüncü kısmında düzenlenen alacağa ilişkin düzenlenen faturadan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Buna göre 6.500.000 TL bayrak bedeli, davacının protokolle belirlenen borcundan mahsup edilecek ve KDV'si ise davalı tarafından düzenlenecek fatura karşılığı ödenecektir. Bu nedenle uyuşmazlık, KDV borcunun doğup doğmadığı noktasındadır. Eldeki davada davalının, 16.07.2019 tarihli protokole aykırı eylemlerinden kaynaklı bir tazminat talebi bulunmamaktadır. KDV alacağı taraflar arasında 20.09.2019 tarihine kadar düzenlenecek kira sözleşmesine bağlı olup, bu sözleşme kapsamında yerin davalı tarafından kiralanarak bizzat veya bir üçüncü kişiye bayilik verilerek işletilmesi ve buraya davalının logo ve amblemlerinin asılması halinde bayrak bedeline ve dolayısıyla KDV'ye hak kazanılacaktır. Taraflar arasında düzenlenen protokolde, bu protokole aykırı davranılması halinde ne tür işlemlerin yapılacağı protokolün ikinci sayfasının ilk paragrafından düzenlenmiştir. Belirtilen maddeye göre; ön sözleşmeye aykırı davranılması halinde tazminat talep edilmesi hâlinde bu husus ile ilgili yargılamada değerlendirilecek olup, bayrak parası gelirinin kira sözleşmesine bağlı olması ve bu gelirin elde edilmesine ilişkin kira sözleşmesinin kurulmamış olması nedeniyle, bundan kaynaklı KDV borcunun doğduğundan söz edilemez. İlk derece mahkemesince TBK'nın 175. maddesi kapsamında değerlendirme yapılarak, davalının TMK'nın 2 ve 3. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı ile iyi niyet kuralına aykırı şekilde sözleşmeyi imzalamaktan imtina ettiği değerlendirilmiş ise de bu kabul tarzı, talep edilen alacak kalemi bakımından doğru değildir. Bu nedenle, davalının bilirkişi raporuna yönelik itirazları ile kira sözleşmesinin davacı ve malikin kusuru ile imzalanmadığına ilişkin itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir. Protokole konu kira sözleşmesinin imzalanmamasında kimin kusurlu olduğu ve bu akde aykırılıktan ne gibi sonuçlar çıkacağı, protokolün dördüncü paragrafına göre, akde aykırılıktan kaynaklı açılacak bir davada tartışılabilecektir. 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun ilgili hükümleri kapsamında vergiyi doğuran olay kira sözleşmesinin düzenlenmesi ve bu sözleşme kapsamında bayrak bedeline hak kazanılmasıdır. Bu şartın gerçekleşmesinden sonra fatura düzenlenerek buna ilişkin KDV'nin istenmesi gerekmektedir. Bu açıklamalar kapsamda yapılan değerlendirme sonucunda, vergiyi doğuran olayın gerçekleşmemesi nedeniyle davacının geçersiz bir şekilde düzenlediği KDV alacağına ilişkin faturaya itibar edilerek KDV alacağının varlığı kabul edilemeyeceği kanaatine varılmıştır. Mahkemece belirtilen nedenle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, somut olayda tartışılması gerekmeyen hususların değerlendirilerek davanın kabulüne karar verilmesi hukuka aykırı olmuştur. Bu nedenle  davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne karar vermek gerekmiştir.Açıklanan bu gerekçelerle, HMK'nın 353/1.b.2 maddesi uyarınca dosya üzerinden yapılan istinaf incelemesi sonucunda, davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının kaldırılmasına, davanın esası hakkında Dairemizce yeniden hüküm verilmesine ve neticede davanın reddine dair aşağıdaki hüküm kurulmuştur.<br>HÜKÜM: Yukarıda açıklanan gerekçelerle;HMK'nın 353/1.b.2. maddesi uyarınca davalının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının kaldırılmasına, davanın esası hakkında Dairemizce yeniden hüküm verilmesine, bu doğrultuda;1-Davanın reddine,2-Alınması gerekli 269,85 TL harcın dava açılırken peşin olarak yatırılan 13.295,02  TL harçtan mahsubu ile artan13.025,17 TL harcın, karar kesinleştiğinde ve talep hâlinde, ilk derece mahkemesince davacıya iadesine,3-Davacı tarafça sarf edilen yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına, 4-Davalı tarafından yargılama gideri yapılmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığına,5-Karar tarihinde yürürlükteki AAÜT esaslar uyarınca belirlenen 158.700,00 TL nispi vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine,6-Artan gider avanslarının, yatıran tarafa iadesine,7-İstinaf aşamasındaki harç ve yargılama yargılama giderleri yönünden;a)Davalı tarafça yatırılan 162,10 TL istinaf başvuru harcının Hazineye gelir kaydına; davalı tarafından yatırılan 22.834,87 TL peşin istinaf karar harcının, talep hâlinde, ilk derece mahkemesince davalıya iadesine,b)Davalı tarafça sarf edilen 162,10 TL başvuru harcı gideri, 34,30 TL posta gideri olmak üzere toplam 196,40 TL kanun yolu giderinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,8-Gerekçeli kararın Dairemiz Yazı İşleri Müdürlüğünce taraf vekillerine tebliğine dair;9-Karar kesinleştikten sonra dosyanın, kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine dair;HMK'nın 353/1.b.2. maddesi uyarınca dosya üzerinde yapılan istinaf incelemesi sonucunda, 30.11/2023  tarihinde, oybirliğiyle ve temyizi kabil olmak üzere karar verildi.</font></p></body></html>","metadata":{"FMTY":"SUCCESS","FMC":"ADALET_SUCCESS","FMTE":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","FMU":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","PTID":null,"TID":"c16cc13806b691ac","SID":"65796bd0ddfa8eae"}}