{"data":"<html><head><meta http-equiv=\"Content-Type\" content=\"text/html; charset=UTF-8\"></head> <body leftmargin=\"25\" topmargin=\"20\" font face=\"Verdana\" size=\"2\"><p align=\"justify\"><font face=\"Verdana\" size=\"2\">    T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ    21. HUKUK DAİRESİ     2024/1657 Esas   2026/36 Karar<br>T.C.<br>ANKARA<br>BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ<br>21.HUKUK DAİRESİ<br><br>ESAS NO\t\t\t\t\t\t\t\t\t: 2024/1657 <br>KARAR NO\t\t\t\t\t\t\t\t\t: 2026/36<br><br>TÜRK MİLLETİ ADINA<br>KARAR <br><br>BAŞKAN\t\t: ... \t  ...<br>ÜYE\t\t: ...\t  ...<br>ÜYE\t\t: ...\t\t  ...<br>KATİP\t\t: ...\t...<br><br>İNCELENEN DOSYANIN\t<br>MAHKEMESİ\t: KONYA 2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ<br>TARİHİ\t\t: 18/09/2017<br>NUMARASI\t\t:2009/955 Esas-2017/714   Karar<br><br>DAVA\t: Şirket Ortağı Olunmadığının Tespiti ve Tazminat <br>DAVA TARİHİ\t: 06/02/2009<br>KARAR TARİHİ\t: 12/01/2026<br>GEREKÇELİ KARARIN<br>YAZILDIĞI TARİH\t: 12/01/2026<br><br>\tTaraflar arasındaki şirket ortağı olunmadığının tespiti ve tazminat istemine ilişkin davanın yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükme karşı davacı vekili ve davalı şirket vekilince süresinde istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Dairemizin 15/05/2019 tarih ve 2018/253 Esas 2019/620 Karar sayılı dosyasında davalı şirket vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kısmen kabulüne ilişkin verilen kararın Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 19/02/2020 tarih ve 2019/3910 Esas 2020/1762 Karar sayılı kararıyla bozulması üzerine Dairemizce 29/12/2020 tarih ve 2020/525 Esas 2020/1439 Karar sayılı kararıyla davalı şirket vekili ve davacı vekilinin istinaf başvurularının kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, 3332 Sayılı Yasa'nın geçici 4. maddesi gereğince karar verilmesine yer olmadığına ilişkin verilen kararın Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 15/11/2021 tarih ve 2021/2487 Esas 2021/6183 Karar sayılı ilamıyla onanması üzerine davacının bireysel başvurusu sonucunda Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü 2021/14510 başvuru numaralı dosyada 19/12/2023 tarihli karar ile Anayasanın 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasanın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere ekli listenin (D) sütununda belirtilen mahkemelere gönderilmesine karar verilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. \t<br>\tDAVA<br>\tDavacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalının yetkilileri tarafından paranın istendiği an geri alınabileceği ve yüksek oranda kar verileceği taahhüdü ile nakit para topladığını, müvekkilinin bu beyanlara güvenerek davalılara 123.635,00 DM yatırdığını, hukuken ortaklığın kabul edilemeyeceğini, davalıların müvekkilinin uğradığı zarardan haksız fiil hükümleri uyarınca sorumlu olduğunu belirterek geçerli şekilde ortaklık ilişkisinin kurulmadığının tespitine, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 123.635,00 DM (63.213,57 Euro) karşılığı 133.374,31 TL'nin en yüksek avans faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesin talep etmiştir.<br>\tCEVAP<br>\tDavalılar vekili cevap dilekçesinde özetle; taraflar arasında ortaklık ilişkisi bulunduğunu, davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını, haksız fiil kuralları uygulanacaksa hak düşürücü sürenin geçtiğini bildirerek davanın reddini istemiştir.<br>İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI<br>\tMahkemece; taraflar arasında hukuken geçerli bir ortaklık ilişkisinin olmadığı, hükümsüz bir ilişkinin varlığı halinde hak düşürücü süre ve zamanaşımı süresinden söz edilemeyeceği, davalının bu yöndeki itirazlarına itibar edilmediği, yargılama aşamasında davalı taraf vekilinin davacıya herhangi bir hisse senedi satılmadığı, davacının elinde hisse senedi var ise bunun üçüncü kişilerden alınmış olabileceği, davacının ne zaman ortaklık sıfatını kazandığını bilmediklerini bildirdiği, davacının iddiasının yüksek faiz ve kar karşılığı dilediği an parasını geri alabileceği vaadi ile davalıya para verdiğine ilişkin olduğu, ortaklık durum belgeleri ve makbuzların para verildiği anlamında delil değil ise de ortaklık durum belgelerinin nakit hanelerinde bir kısım hisse senedinin şirkete iadesi karşılığı davacının nakit para aldığının yazılı olması halinde bu bedelin davacı alacağından düşürülmesi gerektiği, davacının dayandığı ortaklık durum belgesinde nakit hanesinde 349,00 DM yazılı olduğu, emsal Yargıtay kararları uyarınca davaya konu hisse senetlerinin nominal bedellerinin düşürülmesinin mümkün görülmediği, davada öncelikli talep şirket ortağı olunmadığının tespiti olması nedeniyle davanın kabulü halinde aynı anda ifa kuralı gereğince tarafların karşılıklı olarak aldıklarını birbirlerine iade etmekten sorumlu olduklarının söylenemeyeceği davalıların SPK'ya sundukları tahsilat dağılım listelerinin davacı lehine delil niteliği taşıdığı, anılan listelerde davacı tarafından davalı şirkete  toplam 51.006,00 Euro ödendiğinin yer aldığı, davalının haksız fiil teşkil eden uygulamaları karşısında yemin delili hakkında bir işlem yapılmadığı, ortaklık durum belgesinin nakit hanesinde yeralan 349,00 DM'nin 179,00 Euro'ya tekabül ettiği, bu miktarın davacı alacağından düşülmesi gerektiği, bu durumda davacının bakiye 50.827,00 Euro alacağı bulunduğu, bu miktarın dava dilekçesinde yeralan miktarın altında olduğundan bu miktarın esas alınması gerektiği, davacının talebini TL cinsinden tahsile yönelik olduğu, davalı lehine olan 1 Euro 2,10 TL kur esas alındığında davacının bakiye 106.736,00 TL alacağı bulunduğu gerekçesiyle davacının davalı şirket ortağı olmadığının tespitine, alacak davasının kısmen kabulüne, 106.736,70 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yıllık %27 ve değişen oranlarda hesaplanacak avans faizi ile birlikte davalılardan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine  karar verilmiştir. <br>\tİSTİNAF SEBEPLERİ<br>\tDavalı şirket vekili istinaf dilekçesinde özetle; davalılarca geri alma taahhüdünün verildiğine ilişkin hiçbir somut delil bulunmadığını, aksi düşünülse bile ortaklık ilişkisinin mi yoksa geri alma taahhüdünün mü hükümsüz olduğu konusunda ayrım yapılmadığını, mahkemenin ortaklık ilişkisinin hükümsüz olduğuna dair kabulünün hiçbir delile dayanmadığını, hükümsüzlük ve buna bağlı tazminat talebinin zaman aşımı yönünden sonuçlarının aynı olmadığı, haksız fiil tazminat talebinde iyi niyete aykırılığın ortadan kalkmayacağına ilişkin yaklaşımın hukuki olmadığını, dürüstlük kuralına aykırılık iddiasının somut delile dayanmadığını, zamanaşımı kuralların yasaya aykırı bir şekilde ortadan kaldırıldığını, SPK listelerinin yanlış değerlendirildiğini, mahkemenin davacının hile ve haksız fiil iddialarını ispat ettiğine yönelik kabulünün hatalı olduğunu, taraflar arasında geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığına yönelik tespitin yerinde olmadığını, davacının yedinde bulunduğu iddia edilen hisse senetlerinin davalı şirkete iadesine karar verilmemesinin hatalı olduğunu, mahkemece SPK'ya sunulan CD ve üst yazı içeriklerinin hatalı değerlendirildiğini, celbi gereken belgeler toplanmadan karar verildiğini, yemin delilini kullanma haklarının engellendiğini, isticvap istemlerinin usul ve yasaya aykırı olarak reddedildiğini, usulüne uygun şekilde taraf teşkili sağlanmadığını, hak düşürücü ve zamanaşımı sürelerinin dolduğunu, davalılar lehine hüküm altına alınan vekalet ücretinin tüm davalılara verilmesine karar verilmesinin hukuka aykırı bulunduğunu, davalı ... davada vekille temsil edilmediğini, mahkemece ödeme belgelerinin hepsinin dikkate alınmadığını, yasal faiz yerine avans faizine hükmedilmesinin hatalı olduğunu bildirerek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.<br>\tDavacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; mahkeme kararında davacının iddiasının hatalı olarak yer aldığını, yatırılan paradan kalan alacağın tahsiline yönelik bir beyanlarının olmadığını, faiz başlangıç tarihi yönünden dava tarihinin esas alınmasının talep edilmediğini, haksız fiil gereğince faizin tahsil tarihinden itibaren işletilmesinin talep edildiğini, mahkemece davalıların ikinci kayıt tuttuğunun tespit edilememiş olmasının hatalı olduğunu, davalı ...'ın 32. Gün programında yeralan görüntüleri ile ilgili dosyaya sunulan dökümlere kararda delil olarak yer verilmediğini, şirket adına yetkili olarak para toplayan ...'in SPK raporlarında geçen beyanlarının kararda değerlendirilmediğini, mahkemece ispat yükünün dikkate alınmadığını, davalı yanın sunduğu, ortaklık durum belgeleri ve tahsilat makbuzları davalıyı bağladığı halde mahkemece belgelerde imza bulunmadığından ve para alındığına ilişkin bir ibare yer almadığından davalıları bağlayan belge niteliğinde olmadığının kabul edildiğini, bu değerlendirmenin hatalı olduğunu, davalıların bu belgeleri düzenlediklerini inkar etmediğini, belgelerin makbuz niteliğinin emsal Yargıtay kararları ile de kabul edildiğini, haksız fiil söz konusu olduğundan davalıların mağdurlara karşı müteselsilen sorumlu olduklarını, geçerli bir sözleşme kurulmadığını, temerrütün tahsil tarihinde oluştuğunu, tediye makbuzları, Baco belgesi ile diğer kayıtların ödeme olarak kabul edilip alacaktan düşülmesinin hatalı olduğunu belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir.<br>\tHUKUKİ NİTELENDİRME, DELİLLERİN VE İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ<br>\tDava; geçerli şekilde ortaklık ilişkisinin kurulmadığının tespiti ve bu amaçla verilen paranın tazmini istemlerine ilişkindir.<br>\t6100 Sayılı HMK'nın 355. maddesi gereğince, istinaf incelemesinin istinafa gelen tarafın sıfatı ile istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı hususu gözetilerek ilk derece mahkemesinin taraflar arasındaki ihtilafta görevli mahkeme oluşu ve eldeki davada kesin yetki kuralına da aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla işin esasına girilerek yapılan incelemede;<br>\tDavalı şirket pay defteri sureti, 28/02/2000 tarihli ortaklık durum belgesi, yargılama aşamasında hukukçu, muhasebe bilirkişilerden oluşan bilirkişi heyetinden alınan 04/03/2011 tarihli bilirkişi raporu, hukukçu, sosyal bilimler öğretim üyesi ve hukukçu bilirkişilerden oluşan bilirkişi heyetinden alınan 30/10/2013  tarihli bilirkişi kök, 08/09/2014 havale tarihli ek raporu, mali müşavir bilirkişiden alınan 06/10/2015 tarihli bilirkişi raporu,  keşif tutanağı, davacı tarafından davalılara gönderilen 15/01/2009 tarihli ihtarname sureti dosya içerisinde yer almaktadır.<br>\tBakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/126 Esas 2009/317 Karar sayılı yetkisizlik kararı ile dosyanın Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesine geldiği görülmüştür.<br>\tDavacı vekili 08/03/2017 tarihli celsede davalı tarafından sunulan belgelerdeki imzaya itiraz etmediklerini beyan etmiş, 18/09/2017 tarihli celsede de alacağın davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.<br>\tDavalı tarafından teklif edilen yemin davacı yanca istinabe yoluyla eda edilmiştir.<br>\tDavalı tarafından davacının yabancı mahkemede açtığı alacak davasının reddine ilişkin Münih 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 14/01/2008 tarih 35 O 3325/07 no'lu karar sureti sunulmuş ise de yargılama aşamasında davalı yana anılan kararın tanınması için kesin süre verildiği, davalının verilen kesin süre içerisinde yabancı ilamın tanınması yönünde herhangi bir dava açmadığı, bu yönde mahkemeye bir bildirimde bulunmadığı dosya içeriğiyle sabittir.\t<br>\tMahkemece yapılan yargılama sonunda 2009/955 Esas 2017/714 Karar sayılı karar ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, karara karşı davalı şirket vekili ve davacı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Dairemizin 15/05/2019 tarih ve 2018/253 Esas 2019/620 Karar sayılı kararıyla davalı şirket vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davacının davalı şirket ortağı olmadığının tespitine, tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verilmiştir. <br>\tDairemiz kararına karşı davacı vekili ve davalı şirket vekilince temyiz kanun yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 19/02/2020 tarih 2019/3910 Esas 2020/1762 Karar sayılı kararıyla Dairemiz kararının bozulması üzerine duruşmalı yapılan inceleme sonunda Dairemizin 29/12/2020 tarih ve 2020/525 Esas 2020/1439 Karar sayılı kararıyla davacı vekili ve davalı şirket vekilinin istinaf başvurularının kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, 3332 sayılı Kanunun geçici 4. maddesi gereğince davanın konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiği, Dairemiz kararına karşı davacı vekilince temyiz kanun yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15/11/2021 tarih 2021/2487 Esas 2021/6183 Karar sayılı ilamı ile davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onandığı, kararın kesinleştiği görülmüştür.  <br>\tKararın kesinleşmesi üzerine davacının bireysel başvurusu sonucunda Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm 2021/14510 başvuru numaralı dosyada 19/12/2023 tarihli karar ile Anayasanın 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasanın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Dairemize gönderilmesine karar verilmiş olmakla dosyanın yeniden incelenmesi sonucu yapılan değerlendirmede; \t<br>\tDavanın geldiği aşama ve uzun yargılama süreci ile tarafların tüm delillerinin dosyada olduğu, istinaf istemine ilişkin yargılamada sadece bozma gereğince zorunlu olarak duruşma açıldığı, istinaf incelemesinin duruşma gereksinimi duyulmadan gerçekleştirildiği gözetilerek 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50/2. maddesi kapsamında dosya üzerinden karar verilmesi mümkün olduğundan duruşma açılmamıştır. Taraflara yargılamaya yeniden başlandığı tebliğ edilmiştir. \t<br><br>\tDavacı yan eldeki davada, davalı şirket temsilcilerinin yüksek faiz verileceği ve parasını istediği zaman geri alabileceği taahhüdünde bulunmaları üzerine belge karşılığında davalıya para verdiğini, kısa bir süre sonra parasını istediğini, ancak bu güne kadar kendisine ödeme yapılmadığını, hisse senetlerinin izinsiz olarak halka arz edildiğini, ... Grubu tarafından yapılan usulsüzlüklerin SPK ve diğer resmi kurum raporlarında açıklandığını, davalılar hakkında çeşitli suçlardan suç duyurusu yapıldığını, davacının şirket ortağı yapılmasının hukuken mümkün olmadığını, kanuna uygun bir ortaklık ilişkisinin kurulmadığını, davalıların haksız fiil hükümleri uyarınca zarardan sorumlu olduğunu ileri sürerek 123.635,00 DM (63.213,57 Euro) karşılığı 133.374,31 TL'nin en yüksek avans faizi ile birlikte davalılardan tahsiline ve geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.<br>\tDavalı şirket vekili, zamanaşımı defi ile birlikte davacının iddialarının yerinde olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. <br>\tTaraflar arasındaki uyuşmazlık, davacıdan \"Ortaklık Durum Belgesi\", \"Hisse Senedi\" gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal ve işlemiş kar payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para tahsil edilip edilmediği, geçerli bir ortaklık ilişkisinin kurulup kurulmadığı, davacının davalı şirketin ortağı olup olmadığı, davacının ortaklıktan kaynaklanan haklarını kullanıp kullanmadığı, şirket ortağı değil ise davacının zarar miktarı, zararın davalılardan talep edilip edilemeyeceği hususlarından kaynaklanmaktadır. <br>\tTürkiye Ticaret Sicili Gazetesinin 28.05.2010 tarih 7573 sayılı nüshasının 209. Sayfasının incelenmesinde; davalı ... İnşaat Tarım ve Sanayi İşletmeleri Ticaret A.Ş. nin ünvanının ... Sanayi Ticaret ve Yatırım Holding A.Ş. olarak değiştirildiği ve yine Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinin 17/07/2012 tarih ve 8113 sayılı nüshasının 105-110. sayfalarına göre de yeni ünvanı ile davalı ... Sanayi Ticaret ve Yatırım Holding A.Ş. nin ... Holding A.Ş. nin bünyesine girerek ... Holding A.Ş. ne devredilmesi suretiyle birleştirildiği anlaşılmıştır. <br>\tYine davacı, davalı şirket ile arasında ortaklık ilişkisinin bulunmadığını iddia etmiştir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2016/4603 Esas, 2016/6789 karar sayılı ilamında 2015/15419 Esas 2016/4922 Karar sayılı ilamlarında da belirtildiği üzere;<br>\t... Grubu bazı şirketlerin fiili ve hukuki irtibat halinde oldukları, birlikte hareket ederek para toplama amacıyla \"Ortaklık Durum Belgesi\", \"Hisse Senedi\" gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal ve işlemiş kar payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para topladıkları, ortağın sermaye olarak verdiğini isteyemeyeceğine dair yasal düzenlemeyi kullanarak para yatıran kişileri grup şirketlerden herhangi birinde veya birkaçında düşük nominal bedellerle şeklen ortak gibi gösterdikleri, tahsil ettikleri parayı ise muhasebe kayıtlarına yansıtmayarak para iade taleplerini reddettikleri, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı anlaşılmıştır. Dosyaya sunulan hisse senetleri geçersiz olup hiçbir değer taşımayacağından ortaklığa dayanak alınamayacağı gibi nominal değer atfedilerek düşüm yapılmamıştır.<br>\tDavalı şirket vekilinin istinaf sebepleri arasında göstermiş olduğu zaman aşımı ve hak düşürücü süre yönünden iddialarının incelenmesinde; \t<br>\tYargıtay Hukuk Genel  Kurulu'nun  01/04/2021 gün ve  2018/(22)9-1116  esas ve 2021/396 karar sayılı kararında \".... 91. Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (4.2.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBK).<br>\t92. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır.<br>\t93. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı çıkması durumunda Yargıtay bozma kararı ile oluşan usuli kazanılmış hak değer taşımayacaktır.<br>             \t\t\t\t\t\t\t94. Bunun gibi bozmaya uyulmasından sonra o konuda yürürlüğe giren yeni bir kanun karşısında bozma ilamına uyulmakla oluşan usuli kazanılmış hakkında bir değeri kalmayacaktır. HGK'nın 12.03.1997 tarihli ve 1997/7-975 E., 1997/196 K. ile 06.11.1996 tarihli ve 1996/17-561 E., 1997/744 K. sayılı kararlarında bu hususa vurgu yapılmıştır.<br>             \t\t\t\t\t\t\t\t\t95. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi hâlinde usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK’nın 21.01.2004 tarihli ve 2004/10-44 E., 2004/19 K. ile 30.01.2013 tarihli ve 2012/1-683 E.,2013/165 K. sayılı kararları).<br>              \t\t\t\t\t\t\t\t96. Görev konusu da usuli kazanılmış hakkın istisnasıdır. Bu husus 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 E., 1959/5 K. sayılı YİBK'da \"...Kaide olarak usuli müktesep hak hükmünün vazife konusunda tatbik yeri olmayacağına ve duruşmanın bittiği bildirilinceye kadar vazifesizlik kararı verebileceğine,...\" şeklinde ifade edilmiştir. <br>\t\t97. Bu sayılanların dışında ayrıca hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı ve harç gibi kamu düzenine ilişkin konularda da usuli kazanılmış haktan söz edilemez. Ayrıca maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması ile de usuli kazanılmış hak doğmaz.<br>\t106.  V. Hukuki güvenlik:<br>             \t\t\t\t\t\t\t107. Diğer yandan Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmü; Anayasa'nın 138. maddesinin dördüncü fıkrasında ise, \"Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” hükümleri bulunmaktadır.<br>             \t\t\t\t\t\t\t108. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmında ise “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” düzenlemesi yer almaktadır.. \t<br>             \t\t\t\t\t\t\t109. Nitekim Anayasa Mahkemesinin (AYM) 11 Eylül 2014 tarihli ve 29116 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 26.06.2014 tarihli ve 2013/1752 başvuru numaralı kararında \"... Anayasa’nın 36. maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğü, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biri olmakla birlikte aynı zamanda toplumsal barışı güçlendiren, bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme, haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır. Hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı, sadece yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunmada bulunma hakkını değil, yargılama sonunda hakkı olanı elde etmeyi de kapsayan bir haktır…” şeklinde adil yargılanma hakkının unsurlarına ve içeriğine ilişkin açıklamalar yapılmıştır.<br>             \t\t\t\t\t\t\t110. Anayasa Mahkemesi bu kararında ve başkaca bir çok kararında “hukuki güvenlik ilkesinin” hukuk devletinin unsurlarından biri olduğunu kabul etmiştir. Yüksek Mahkemeye göre hukuk devletinde hukuk güvenliğini sağlayan bir düzenin kurulması asıldır. Hukuki güvenlik ilkesi gereğince devletin, vatandaşların mevcut kanunlara olan güvenine saygılı davranması, bu güvenlerini boşa çıkaracak uygulamalardan kaçınması gerekir. Bu durum hukuk devleti ilkesinin bir gereği olduğu kadar Anayasa’nın 5. maddesiyle devlete yüklenen, vatandaşların refah, huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını sağlama, maddi ve manevi varlıklarını geliştirmek için gerekli ortamı hazırlama ödevinin bir sonucudur. Bu yönüyle, hukuk devletinin önemli bir unsuru olarak hukuki güvenlik ilkesi, yalnızca hukuk düzeninin değil, aynı zamanda belirli sınırlar içinde bütün devlet faaliyetlerinin belirli oranda önceden öngörülebilir olması anlamını taşır. Hukuki güvenlik sadece bireylerin devlet faaliyetlerine duyduğu güveni değil, aynı zamanda yürürlükteki mevzuatın süreceğine duyulan güveni de içerir.<br>\t111. Başka bir anlatımla hukuk devletinin hukuki güvenlik ilkesi, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre güvenle düzenleyebilmesi anlamına gelir. Kişilerin davranışlarını düzenleyen kurallar onlara güvenlik sağlamalıdır. Bu güvenliğin sağlanabilmesi, her şeyden önce, devletin kendi koyduğu hukuk kurallarına kendisinin de uymasına bağlıdır. Kanunları uygulama durumunda bulunanların da, başta mahkemeler olmak üzere bu ilke ile bağlı olduğu da açıktır.<br>\t112. Hukuk devleti, devlet ve insan faaliyetlerine yön veren, yönetilenlere hukuk güvenliği sağlayan ilkeler bütünü olduğundan, devletin organ ve kurumları bakımından bu ilkeler birer sınırlama niteliği taşırken, vatandaşlar açısından hukuki güvenlik içinde yaşamanın araçları olarak işlev görmektedir. <br>              \t\t\t\t\t\t\t113. Hukuki güvenlikle bağlantılı olarak “genellik” ve “öngörülebilirlik”, hukuk devletinin iki temel unsuru kabul edilir. Genellik unsuru, hukukun özel kişi ya da durumlara değil, herkesi kapsayacak biçimde genel, soyut ve tarafsız, geçmişe uygulama yasağı çerçevesinde ileriye yönelik, kamuya açık kurallar üzerine inşa edilmesi anlamını taşır. Hukukun öngörülebilirliği ise, hukukun anlam açısından belirgin ve açıkça ifade edilmiş, istikrarlı ve birbiriyle uyumlu kurallar ile önceden tahmin edilebilir uygulamalara dayanmasıdır. Bireylerin hukukun gerektirdiği şeyi önceden bilmeleri ve davranışlarını buna göre düzenlemelerini sağlayan bir ilke olarak hukuki öngörülebilirliğin hukuki belirlilik ile ilişkisi, bu noktada çok açıktır. Hukuk kurallarının bütünüyle belirsiz olduğu kabul edildiğinde, hukuki öngörülebilirlikten de söz edilemeyecektir. Hukuki güvenirlik ile yargı erkine güven sağlandığından kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Buradaki asıl amaç hukuki barışın sağlanmasıdır.<br>\t114. Nitekim Anayasa Mahkemesinin sözü edilen kararında \"...Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir…” şeklinde belirlilik ilkesinden ne anlaşılması gerektiği açıklanmıştır.<br>             \t\t\t\t\t\t\t115. Anayasa Mahkemesi, “hukuki güvenlik ilkesinin öngörülebilirliği” sağlayan işleviyle hukuk devletinin ayrılmaz bir parçası olarak, bireylere hem devlet hem de toplumun diğer üyeleri karşısında “ilkesel”, “kurumsal” ve “işlevsel” güvenceleri birlikte sağlayacağını kabul etmektedir. <br>             \t\t\t\t\t\t\t116. Yine Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararında “…Kesin hükme saygı uluslar arası hukuk düzenine özgü hukukun genel ilkelerinden biri olarak kabul görmektedir. Anayasa’nın 138. maddesinin son fıkrasında düzenlenen yargı kararlarının geciktirilmeksizin uygulanması yükümlülüğü, hukukun genel ilkelerinden biri olarak da kabul edilen kesin hükme saygı ilkesinin de bir gereğidir. Çünkü bir hukuk sisteminde yargının verdiği ve bağlayıcı olan kesin hüküm zarar gören taraflardan biri açısından işlevsiz duruma getirilmişse, adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerin bir anlamı kalmayacaktır...\" hususlarına vurgu yapılmıştır.<br>             \t\t\t\t\t\t117. Aynı kararda \"...Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anılan maddeyle güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bağlamda Anayasa’nın, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uyma zorunluluğunu ve mahkeme kararlarının değiştirilemeyeceği ile uygulanmasının geciktirilemeyeceğini ifade eden 138. maddesinin de, adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır...\" ifadelerine yer verilmiştir.<br>\tGerekçesi hukuki güvenlik ilkesinin önemini açıklamaktadır.  <br>\tYargıtay 11. Hukuk Dairesi somut dosya ile benzer uyuşmazlıklarda uzun süredir davalıların zamanaşımını ileri sürmelerinin hakkın kötüye kullanılması olduğu görüşü ile kararlar vermiştir.<br>\tYargıtay 11. Hukuk Dairesinin ... (...) hakkında açılan davalara ilişkin olan  2013/13293 esas 2014/15076 karar sayılı ilamında,<br>\t\"Dairemize intikal eden emsal dosyalardan bilindiği üzere, Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ve Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde davalı şirketlerin yöneticileri suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve dolandırıcılık suçlarından yargılanmış, her iki kamu davasında da zamanaşımı nedeni ile ortadan kaldırma kararları verilmiştir. (Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 25.03.2011 gün ve 2007/155 E.-2011/127 K. sayılı kamu davasının düşürülmesine dair kararı Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin 21.11.2012 gün ve 2012/13279 E.-44069 K. sayılı kararı ile onanmış, Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 08.11.2006 gün ve 2003/145 E.-2006/323 K. sayılı beraat kararı Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 31.12.2007 gün ve 2007/4622 E.-9553 K. sayılı kararı ile kamu davasının zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılması gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur). Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasında düzenlenen  iddianamede  ve dayanak  07.09.1999  tarihli  denetim  raporunda, şirketin yasal defter ve kayıtlarında görülmesine rağmen 1995, 1996, 1997 yıllarında ortak olmak amacıyla para toplanan tasarruf sahiplerine Alman Markı bazında sırayla yıllık %18, %18 ve %20 oranında kâr payı dağıtımlarının şirket faaliyet sonuçlarından bağımsız olarak gerçekleştirildiği, anılan yıllarda şirketin önemli tutarda zarar ettiği halde bu oranda kâr payı dağıtmasının ancak sisteme yeni giren katılımcılardan toplanan paralarla karşılanmasının mümkün olduğu, Holding tarafından tasarruf sahiplerine verilen hisselerin daha sonra geri alındığı ve yeni ortak olmak isteyenlere satıldığı, Holding'in aracı rol üstlendiği ancak böyle bir yetki belgesinin olmadığı, ... Holding A.Ş. ve ... İnşaat Tarım ve San. İşlt. Tic. A.Ş.'nin geçmiş yıllara ait mali tablolarına göre şirketlerin yüklü miktarlarda zarar ettikleri, faaliyet kârı olmamasına rağmen kâr payları dağıttıkları tespitlerine yer verilmiştir.<br>\tBK'nın 53. maddesi uyarınca zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırma kararı kesinleşmiş bir ceza hükmü olmadığından hukuk hakimini bağlamaz. Ancak hukuk hakiminin ceza dosyasındaki delilleri de değerlendirerek neticeye varması gereklidir. Somut uyuşmazlıkta da mahkemece bu husus nazara alınarak, ceza dosyalarında alınan bilirkişi raporlarında tespit edilen maddi vakaların neler olduğunun belirlenmesi, tespit edilen maddi vakıalar varsa, bu maddi vakıaların dosyada mevcut, davacılar tarafından ibraz edilen deliller ve görülmekte olan davada alınan bilirkişi raporlarıyla birlikte değerlendirilerek davacıların uğradığını iddia ettiği zarardan davalıların sorumlu olup olmayacağının saptanması, her bir davalının hukuki durumunun ve davalılar vekilinin zamanaşımı def'inin buna göre tayin ve takdir edilmesi gereklidir.<br>\tAncak davada gerçekten de zamanaşımı sürelerinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin incelenmesinden önce, davacı tarafın iddialarının ileri sürülüş şekli bakımından, taraflar arasındaki uyuşmazlıkta uygulanması gerekli herhangi bir hak düşürücü sürenin bulunmadığı belirtilmelidir. Bu noktada üzerinde durulması gereken öncelikli husus, davada zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kurallarına aykırı olup olmadığıdır. Her ne kadar bir borçlunun borcunun zamanaşımına uğradığını ileri sürmesi ve bu yolla borcunu ödemekten kaçınması, tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi Türk hukuku bakımından da kanunen kendisine tanınan bir hak olup, zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi tek başına borçlunun dürüstlüğe aykırı bir davranışı olarak kabul edilemez ise de bazı hallerde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi dürüstlük kuralıyla bağdaşmayabilir (K.Oğuzman, T.Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler 2009, s. 482). Zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin hangi hallerde dürüstlük kuralına aykırı bulunduğu hususunda normatif bir düzenleme bulunmadığından, bu hususun varit olup olmadığının her somut uyuşmazlığın özellikleri nazara alınarak değerlendirilmesi gerekir. <br>\tBilimsel ve yargısal içtihatlarda davacının dava açmaması için oyalanması durumu dürüstlük kuralına aykırılık olarak kabul edilmektedir (age, s:482 vd.). Somut uyuşmazlıkta da taraflar arasında çekişmesiz olduğu üzere, yurt dışında çalışan davacılardan \"Ortaklık Durum Belgesi\" başlıklı belge karşılığında para tahsil edilmiş ve davalı tarafın da kabulünde olduğu üzere toplanan paralar Türkiye'ye gönderilmiş bulunmaktadır. Her ne kadar davalı taraf bu paralar karşılığında davacıların ortak yapıldığını savunmuşsa da, bu konumdaki kişilerin gerçekten ortak olup olmadığının ve davalıların bu anlamda bir haksız fiillerinin bulunup bulunmadığının anlaşılması, ancak yukarıda anılan ve uzun süren hukuk ve ceza davalarında yapılacak incelemeler sonucunda mümkün olacaktır. Davadaki zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde bu olguların göz önünde bulundurulması gerekeceği tabiidir. Burada nazara alınması gereken bir başka husus da (HUMK'nın 235 ve HMK'nın 187/2 nci maddesi uyarınca herkesçe bilinmesi nedeniyle çekişmesiz olan) davalıların faizin haram olduğu kavramından hareketle yurt dışında toplanan paralarla Türkiye'de çok büyük yatırımlar yapılacağı, yatırımcılarına önemli ölçüde kâr payı verileceği, paraların istendiği an geri ödeneceği, şirkete para yatırıldığını ispat etmeye yönelik ortaklık durum belgesi ve ... Holding A.Ş.'ne ait hisse senetlerinin sonradan teslim edileceği, paraların geri alınmak istendiğinde, hisse senetlerinin şirketçe geri alınması karşılığında ödemelerin temsilcilik adresinde yapılacağı yönünde reklamlar yapması ve taahhütlerde bulunmasıdır. Davacı taraf da davada bu nedenle davalı şirketlere para verildiği iddiasındadır. Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere davalı taraf davada bir yandan davacıların davalı şirketlerin ortağı olduğunu bildirirken, diğer yandan yatırılan paranın istendiği an geri alınabileceğine inandırılıp, güven telkin edilen ve yurt dışında yatırdığı parasını alamayacağının anlaşılması üzerine işbu davayı açtığı ileri sürülen davacılara karşı, paranın yatırılış tarihine göre zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmaktadır. Bu şekilde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralı ile bağdaşır bir tutum olmadığı açıktır. <br>\tBu itibarla, mahkemece taraflar arasındaki uyuşmazlığa uygulanması gereken herhangi bir hak düşürücü sürenin bulunmadığının nazara alınması ve davalı tarafın yerinde olmayan zamanaşımı def'inin reddiyle uyuşmazlığın esasına girilmesi gerekirken, anılan hususlar gözden kaçırılarak, davanın hak düşürücü süre ve zamanaşımı süresi yönünden reddine karar verilmesi doğru olmamış\" gerekçesiyle zamanaşımı nedeniyle davanın reddi kararının davacı yararına bozulmasına karar verilmiştir.<br>\tZaman içerisinde Yargıtay 11 HD emsal kararlarında bu görüşünü korumuş ve zamanaşımı savunmasının dürüstlük kuralına aykırı olduğuna ilişkin derece mahkemesi kararlarına karşı yapılan temyiz itirazlarını red etmiştir. (Yargıtay 11. Hukuk Daires'nin  2017/5293 Esas  2018/3499 Karar, 2017/5296 Esas 2018/3498 Karar, 2017/5297 Esas 2018/3497 Karar, 2018/5674 Esas 2019/1590 Karar, 2018/1685 Esas 2019/625 Karar, 2018/524 Esas 2019/377 Karar, 2018/517 Esas 2019/374 Karar, 2018/508 Esas 2019/372 Karar sayılı ilamları). Zaman içerisindeki anılan kararlar  ile bu husus Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından yerleşik içtihat haline getirilmiştir.<br>\tÖte yandan niteliği itibarı ile somut olaya benzer davalarda da (..., ..., ... Yatırmı..) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi zamanaşımı savunmasının ileri sürülmesini dürüstlük kuralın aykırı bulmuş ve;<br>\t\"Her ne kadar bir borçlunun borcunun zamanaşımına uğradığını ileri sürmesi ve bu yolla borcunu ödemekten kaçınması, tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi Türk hukuku bakımından da kanunen kendisine tanınan bir hak olup, zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi tek başına borçlunun dürüstlüğe aykırı bir davranışı olarak kabul edilemez ise de bazı hallerde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi dürüstlük kuralıyla bağdaşmayabilir (K.Oğuzman, T.Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler 2009, s. 482). Zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin hangi hallerde dürüstlük kuralına aykırı bulunduğu hususunda normatif bir düzenleme bulunmadığından, bu hususun varit olup olmadığının her somut uyuşmazlığın özellikleri nazara alınarak değerlendirilmesi gerekir. <br>\tBilimsel ve yargısal içtihatlarda davacının dava açmaması için oyalanması durumu dürüstlük kuralına aykırılık olarak kabul edilmektedir (age, s:482 vd.). Somut uyuşmazlıkta da taraflar arasında çekişmesiz olduğu üzere, yurt dışında çalışan davacılardan \"Ortaklık Durum Belgesi\" başlıklı belge karşılığında para tahsil edilmiş ve davalı tarafın da kabulünde olduğu üzere toplanan paralar Türkiye'ye gönderilmiş bulunmaktadır. Her ne kadar davalı taraf bu paralar karşılığında davacıların ortak yapıldığını savunmuşsa da, bu konumdaki kişilerin gerçekten ortak olup olmadığının ve davalıların bu anlamda bir haksız fiillerinin bulunup bulunmadığının anlaşılması, ancak yukarıda anılan ve uzun süren hukuk ve ceza davalarında yapılacak incelemeler sonucunda mümkün olacaktır. Davadaki zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde bu olguların göz önünde bulundurulması gerekeceği tabiidir. Yurt dışında toplanan paralarla Türkiye'de çok büyük yatırımlar yapılacağı, yatırımcılarına önemli ölçüde kâr payı verileceği, paraların istendiği an geri ödeneceği, şirkete para yatırıldığını ispat etmeye yönelik ortaklık durum belgesi ve ... Holding A.Ş.'ne ait hisse senetlerinin sonradan teslim edileceği, paraların geri alınmak istendiğinde, hisse senetlerinin şirketçe geri alınması karşılığında ödemelerin temsilcilik adresinde yapılacağı yönünde reklamlar yapması ve taahhütlerde bulunmasıdır. Davacı taraf da davada bu nedenle davalı şirketlere para verildiği iddiasındadır. Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere davalı taraf davada bir yandan davacıların davalı şirketlerin ortağı olduğunu bildirirken, diğer yandan yatırılan paranın istendiği an geri alınabileceğine inandırılıp, güven telkin edilen ve yurt dışında yatırdığı parasını alamayacağının anlaşılması üzerine işbu davayı açtığı ileri sürülen davacılara karşı, paranın yatırılış tarihine göre zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmaktadır. Bu şekilde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralı ile bağdaşır bir tutum olmadığı açıktır.\" gerekçesine yer vererek bu görüşünü yerleşik içtihat haline getirmiştir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2016/9030 Esas 2018/2444 Karar, 2017/1180 Esas 2018/3234 Karar, 2016/8035 Esas 2017/2870 Karar, 2016/13808 Esas 2018/7111 Karar, 2017/2446 Esas 2019/1414 Karar, 2016/6553 Esas 2017/7297 Karar, 2013/13293 Esas 2014/15076 Karar sayılı istikrar kazanmış emsal içtihatları (...), 2012/11248 Esas 2013/14690 Karar (...), 2014/4717 Esas 2014/7735 Karar (...) 2016/119  Esas 2016/5924 Karar (... Yatırım A.Ş.) sayılı ilamları).<br>\tYukarıda açıklandığı üzere Yargıtay 11. Hukuk Dairesi gerek ... (...) gerekse benzer nitelikteki uyuşmazlıklarda uzun süredir davalının zamanaşımını ileri sürmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğu görüşü ile esasa ilişkin kararları inceleyip bozma ve onama kararları vermiştir.<br>\tHemen belirtmek gerekir ki Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin zaman içinde esasa ilişkin araştırma yönünden bozma kararları verdiği dosyalar da mevcuttur.\t<br>\tOff-Shore hesaplarına ilişkin Yargıtay İBK kararı hakkın kötüye kullanılmasına ilişkin değerlendirme içermediğinden Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin zaman aşımının ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğu yönündeki istikrarlı içtihatları gözetilmiştir.\t<br>\tSomut olayda, davalı şirketin davacının şirketin ortağı bulunduğunu belirtmesine rağmen davacının yatırmış olduğu paranın istendiği an kendisine geri ödeneceğini inandırıp, davacı üzerinde güven telkin ettiği, davalı şirketin yöneticileri hakkında ceza mahkemelerinde davalar açıldığı, açılan davaların sonucunun uzun bir süreç aldığı da gözetildiğinde davalının  davada zaman aşımı süresinin dolduğu yönündeki itirazının TMK'nun 2. maddesindeki dürüstlük kurallarına aykırı olduğu gibi yukarıda açıklandığı üzere Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin önceki tüm uygulamalarında da davalı yanın zaman aşımı savunması TMK'nun 2. maddesi kapsamında reddedilerek istikrar haline getirdiği içtihatlardan aksine gerekçe yazarak dönemeyeceği gözetildiğinde davacının açmış olduğu davada davalı tarafça zamanaşımı def’inin ileri sürülmesi TMK'nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralına aykırı olduğu gibi işbu tazmina davası da yasal süre içerisinde açılmış olduğundan ilk derece mahkemesince davalı yanın zamanaşımı ve hak düşürücü süre itirazının reddinde bir isabetsizlik görülmemiştir<br>\tBundan başka, davacı yan kandırıldığını ileri sürmekte, davalı ise davacının şirket ortağı olduğunu ileri sürüp, TTK hükümlerine göre hak talep edemeyeceğini savunmakla birlikte zamanaşımı savunması da yapmaktadırlar. Çelişkili davranış yasağının tipik örneğini oluşturan anılan savunma kendi içerisinde tutarlılık içermediğinden kötüniyetli olarak davacının hak talebinin ortak sıfatı ile perdelenmesi gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.<br>\tDavada öncelikli olarak taraflar arasındaki hukuki ilişkinin sonuçlandırılması gerekir ki zamanaşımı savunması üzerinde durulabilsin. Diğer bir anlatımla davacının davalı şirketin ortağı olmadığına dair bir hukuki saptama yapıldıktan sonra davacıdan tahsil edilen para hakkında hüküm verilebilsin. Davacı davalının savunmasındaki gibi ortak ise zaten TTK hükümlerine tabi olacaktır.<br>\tAnayasa Mahkemesi'nin 2018/36174 bireysel başvuru ve 15/02/2023 tarihli   sayılı kararında \"...58. Yukarıda değinildiği üzere bir hukuk sisteminde çeşitli sebeplerle yargı içtihatlarında farklılıkların oluşabilmesi doğaldır. Esas itibarıyla hukuk kurallarını yorumlama ve uygulama yetkisine sahip olan derece mahkemelerinin içtihat değişikliğine gitmiş olması da -bunu yeterince gerekçelendirdikleri sürece- tek başına adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul edilemez. Ancak bu yargısal içtihat farklılıklarının hukuk güvenliği ve hukuki belirlilik ilkelerini zedelememesi için en önemli görev yüksek mahkemelere düşmektedir. Yüksek mahkemeler, yargı sistemine olan güveni sağlamak amacıyla aynı yargı koluna dâhil mahkemeler arasındaki derin ve süregelen içtihat farklılıklarını ortadan kaldırabilecek nitelikteki mekanizmaları çalıştırarak söz konusu içtihat farklılıklarını ortadan kaldırmalıdır. Yargılamanın hakkaniyeti bağlamında hukuk devleti ile hukuk güvenliği ilkelerine uyulduğundan söz edilebilmesi için öncelikli olan, ilgili yargısal süreçte oluşabilecek içtihat farklılığının giderilmesidir(Nuran Erdoğan, § 53).\" gerekçesi ile hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkeleri açısından değerlendirme yaparak ilkeleri ortaya koymuştur.<br>\tYargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin zamanaşımı savunmasının dürüstlük kuralı ile bağdaşmadığına dair istikrarlı kararlarının davacılar üzerinde oluşturduğu  hukuki güven göz önüne alınmalı ve korunmalıdır. Yüksek Mahkemenin içtihatları geliştirmesi ve değiştirmesi yaşayan hukukta kaçınılmaz bir süreç olmakla birlikte anılan süreç hukuk güvenliği ilkesi ile uyumlu olmalıdır.\t<br>Davalı şirket vekilinin ilk derece mahkemesince yemin delilini ve isticvap kullanma hakkının engellendiği iddia edilmiş ise; <br>HMK'nun 225. ve devamı maddelerinde yeminin HMK'nun 169. ve devamı maddelerinde ise isticvabın düzenlendiği, bu düzenlemeler dikkate alındığında ilk derece mahkemesince yapılan yargılama sırasında davalı şirketlerin Sermaye Piyasası Kuruluna yapmış oldukları bildirim sonucu Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD'ler yine dosya içerisinde bulunan davalı tarafça dosyaya sunulan  Ortaklar Pay Defteri ile Hisse Senedi Ortaklık Durum Belgesinin incelenmesi sonucunda davanın kısmen kabulüne karar verildiği anlaşılmıştır. Davalı şirketler pay defteri tutarak pay defterinde isim geçen tüm şirket ortaklarını  Sermaye Piyasası Kuruluna  bildirdiği, Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD'lerin mali müşavir bilirkişi tarafından inceleme sonucu; davacının davalı şirketlere ödemeler yaptığı, Yargıtay 11.Hukuk Dairesi'nin benzer dava dosyalarındaki emsal içtihatlara göre Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD içeriklerine göre davacıdan tahsilat yapılmış ise yapılan tahsilatların davacıya iadesi gerektiğinin tespit edildiği bu hale göre  davacının davalarını Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD içeriği, pay defteri, ortaklık durum belgesi ile ispatlandığından davanın temelini oluşturan vakıaların SPK'nın 2000 tarihli raporu ile davalı şirketlerce SPK'ya yazılan yazı ve CD içeriklerine göre belirlenmiş olması, davacının bu aşamada isticvap edilmesine de gerek bulunmadığı, yeminin sonuca etkisi olmadığı, kaldı ki davalı tarafından teklif edilen yeminin davacı tarafından eda edildiği anlaşıldığından davalı vekilinin iddiaları da bu itibarla yerinde değildir.<br>Davalı vekilinin davanın reddi gerektiği, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması gerektiği yönündeki istinaf sebeplerinin incelenmesinde ise; <br> Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 28/09/2017 tarih 2016/5199 esas 2017/4830 karar sayılı ilamında ... \"Davalı şirketlerin birleşmesi ve kayda alınması amacıyla Sermaye Piyasası Kurulu'na kendilerinin verdikleri 09/02/2005 tarih 30 ve 31 sayılı yazıların ekine ortak olunan şirkete verilen sermaye katılım bedelleri ile kişiler arasındaki hisse değişimine ilişkin ödeme ve tahsilatlara dair bir takım listeler eklenmiştir. Her ne kadar davalı şirketler hissedarlar arası hisse devri sırasında devreden hissedarın tahsil ettiği miktarların telefon, mektup ve sair yöntemlerle yapılan araştırma sonucu tespit edildiğini, tahsil edilen paranın şirket kasasına girmediğini savunmuşlarsa da, SPK'ya sunulan söz konusu yazı ekindeki listelerin hiçbir dava dosyasına davalılar tarafından sunulmamış olması, 14/09/2000 tarihli SPK denetim raporunda aynı kişiler ve aynı yöntemlerle yurt dışında para toplandığı, bu toplanan paraların davalılar tarafından kayda alındığı, havayoluyla paraların Türkiye'ye nakledildiği, organize şekilde hareket edildiği şeklinde tespitlere yer verilmesi, yine 09/05/1999 tarihli tutanakta Esenboğa Havalimanı Dış Hatlar Geliş kapısında yapılan kontrolde ...'a ait çanta içinde TL, DM cinsi yüksek miktarda para  ile altın bilezik gibi emtianın tespit edildiği, ...'un imzalı ifadesinde, ... şirketinin Almanya'daki temsilcisinin hisse senetlerini sattıktan sonra paraları ve altınları Türkiye'deki ... şirketine götürmesi amacıyla kendisine teslim ettiğini ifade etmiş olması karşısında davalı şirketlerce ikincil kayıtlar tutulduğunun kabulü gerektiği, yine pek çok dosyaya sunulan davalı ... imzalı mektupta ortaklıktan ayrılmak isteyenlerin üç ay önce bildirmeleri halinde paralarını alabileceklerinin belirtilmesi birlikte değerlendirildiğinde, ... Grubu bazı şirketlerin fiili ve hukuki irtibat halinde oldukları, birlikte hareket ederek para toplama amacıyla \"Ortaklık Durum Belgesi\", \"Hisse Senedi\" gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal ve işlemiş kâr payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para topladıkları, ortağın sermaye olarak verdiğini isteyemeyeceğine dair yasal düzenlemeyi kullanarak para yatıran kişileri grup şirketlerden herhangi birinde veya birkaçında düşük nominal bedellerle şeklen ortak gibi gösterdikleri, tahsil ettikleri parayı ise muhasebe kayıtlarına yansıtmayarak para iade taleplerini reddettikleri, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı, böylelikle davalıların haksız fiilde bulundukları anlaşılmaktadır.\" şeklinde olup, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin bozma ilamında belirtildiği ve Dairemizin de kabulünde olduğu üzere davalı şirketlerin birleşmesi ve kayda alınmasına yönelik olarak Sermaye Piyasası Kuruluna verdikleri 09/02/2005 tarih 30 ve 31 sayılı yazılarda ortak olunan şirketlere yönelik hisse, bu şirketlere bildirilen adres ve kimlik listesi, ortakların almış oldukları hisseleri kimden aldıkları, ortaklara yapılan tediyeler ile ortaklardan yapılan tahsilat dağılımına yönelik listeler sunulduğu, davalı şirketlerce ilk derece mahkemesince kendilerine verilen kesin süre içerisinde hissedarlar arası hisse devri sırasında devreden hissedarın tahsil ettiği miktarların telefon, mektup, vs. yöntemler ile yapılan araştırmalar sonucu tespit edildiğinin tahsil edilen paranın şirket kasasına girmediği iddia edilmiş ise de  bu yönde dosyaya davalı şirket tarafından herhangi bir yazılı bilgi ve belgenin sunulmadığı, sunulan bir kısım belgenin ise fotokopi olup aslının dosyaya ibraz edilmediği gibi CD 4'de ... Holdings S.A. tarafından Ramburse edilen ... İnşaat Tarım A.Ş. senetlerinin kimden alındığına yönelik listede de davacının isminin bulunmadığı, 14/09/2000 tarihli Sermaye Piyasası Kurulu denetim raporunda aynı kişiler ve aynı yöntemler ile yurt dışından para toplandığı ve toplanan paraların davalı tarafından kayda alınmış olduğu, bu hale göre davalı şirketlerin fiili ve hukuki irtibat halinde birlikte hareket ederek para toplamak amacıyla ortaklık durum belgesi, hisse senedi gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal işlenmiş kâr payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para toplayıp, para tahsil edilen ortakların düşük nominal bedeller ile şeklen ortak gibi gösterildiği, paranın istenilmesi durumunda ise paranın ortaklara iade edilmediği, böylece taraflar arasında gerçek bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığı, davalı şirketlerce Sermaye Piyasası Kuruluna yazılan 30 ve 31 sayılı yazılar  ve ekinde ki listeler ile CD'ler incelenmek suretiyle davacılardan herhangi bir tahsilat yapılıp yapılmadığı, tahsilat yapılmış ise davacılara herhangi bir ödeme yapılıp yapılmadığı tespit edilerek hisse senetlerinin nominal bedeli de düşülmeden iadesi gerekeceği, ilk derece mahkemesince bilirkişiden alınan raporda belirtildiği üzere, davacının SPK'nın 31/03/2014 tarihli yazısı ekinde yer alan CD-1 1.liste (08.04.2003)'de 20476 sıra no'da İnşaat Tarım A.Ş toplam hissenin 1200 olduğu, CD-1.2 liste (28.12.2002) listesinde 20701 sıra no'da davacının toplam hissesinin 1200 adet olduğu, CD-3 2. Liste ek-1b (... İnşaat Tarım ve San. İşl. Tic. A.Ş Tahsilat Dağılım Listesi) listesinde 38742 sıra no'da davacıdan 30.927,00 Euro, 38743 sıra no'da davacıdan 10.418,00 Euro, 38744 sıra no'da davacıdan 2.760,00 Euro, 38745 sıra no'da davacıdan 6.901,00 Euro tahsilat yapıldığının kayıtlı olduğu, CD-3 8. Liste Ek-5 Holding (31.10.2004 tarihli ... Holding A.Ş. Ortaklar Listesi)'nde 38009 sıra no'da 80 adet nama, 300 adet hamiline olmak üzere 380 adet hisse kaydının bulunduğu, CD-3 9. Liste Ek-5 İnsaattarim (31.10.2004 tarihli ... İnşaat Tarım A.Ş. Ortaklar Listesi)'de 20739 defter no-1'de kayıtlı toplam 1200 adet hamiline hissenin yer aldığı, CD-3 11. Liste Ek-6 İnsaattarim (... İnşaat Tarım ve San.İşl. Tic. A.Ş. Ortaklar Adres ve Kimlik Listesi)'nde 26538  noda  yer aldığı, diğer tablolarda yer almadığı, bilirkişi raporuna göre davacıdan toplam 51.006,00 Euro tahsilat yapıldığının belirtildiği, Euro kur bedelinin davalı lehine olan 1 Euro 2,10 TL'den hesabının yapıldığı, davacı alacağından ortaklık durum belgesinin nakit hanesi nedeniyle 179,00 Euro ödeme mahsup edildiğinde davacının bakiye 50.827,00 Euro alacağı kaldığı, bu miktarın dava dilekçesinde talep edilen alacaktan düşük olduğu, davacının talebinin TL cinsinden alacağın tahsiline yönelik olduğu, 1 Euro 2,10 TL kur üzerinden yapılan hesaplama ile davacının davalıdan 106.736,70 TL alacağı talep ve dava hakkı bulunduğu, anılan miktara dava tarihinden itibaren, tarafların sıfatı ve uyuşmazlığın niteliği gözetilerek avans faizine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmesi isabetlidir. <br>Davalı ...Ş. vekilinin davacının ödeme ve hile iddiasını ispat edemediği, müvekkili tarafından SPK'ya sunulan CD ve üst yazı içeriklerine yanlış anlam verildiğine yönelik istinaf itirazları da yukarıda açıklanan gerekçelerle yerinde görülmemiştir. <br>Öte yandan dava dilekçesinde davalı şirket ortağı olunmadığının tespiti ile davalı şirkete ödenen bedelin faizi ile birlikte davalılardan  tahsili  talep edilmiş, mahkemece de taraflar arasında geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığı tespit edilerek hisse senetlerinin davalıya iadesi yönünde hüküm kurulmamış ise de Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin emsal içtihatları da dikkate alındığında davacının elinde olduğu iddia edilen hisse senetlerinin hukuki geçerliliğinin bulunmadığından davalı şirket vekilinin bu yöndeki  istinaf başvurusuna da itibar edilmemiştir. <br><br>Davalı şirket vekilinin taraf teşkilinin sağlanmadığına yönelik istinaf itirazlarına gelindiğinde; yargılama aşamasında dava dilekçesinin davalılara usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, davalı ...'ın yargılamanın başında vekille temsil edildiği, anılan davalının yargılamanın devamı sırasında vesayet altına alındığı, karar başlığında ismi yer alan anılan davalı vasisine gerekçeli kararın usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, vasinin istinaf yoluna başvurmadığı anlaşıldığından bu yöndeki istinaf itirazları da yerinde görülmemiştir.<br>Davalı şirket vekilinin davalı ...'ın vekille temsil edilmediği halde tüm davalılar yararına vekalet ücretine hükmedilmesinin isabetsiz olduğuna yönelik istinaf itirazları incelendiğinde; davalı ...'a dava dilekçesinin tebliği üzerine anılan davalı vekilinin davaya cevap dilekçesi ibraz ettiği, bu durumda davalı ... yargılamanın bir aşamasında vekille temsil edildiğinden reddedilen dava değeri üzerinden hesaplanan vekalet ücretinin anılan davalı yararına da hükmedilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.<br>Davalı şirket vekili ödeme belgelerinin hepsi dikkate alınmadan mahkemece hüküm kurulduğuna yönelik istinaf itirazında bulunmuştur. Davalı tarafından dosyaya sunulan herhangi bir ödeme belgesi bulunmamaktadır. Davacının davalı yana ödediği ve SPK kayıtlarında yer alan miktardan davacının delil olarak dayandığı ortaklık durum belgesinin nakit hanesi nedeniyle mahsup yapılmıştır. Anılan belge dışında başka bir ödeme belgesi dosyaya ibraz edilmediğinden davalı şirket vekilinin bu yöndeki istinaf itirazları yerinde değildir.<br>Davacı yan dava dilekçesinde hüküm altına alınacak alacağa avans faizi işletilmesini talep etmiştir. Mahkemece, tarafların sıfatı, dava konusu işin ticari iş niteliğinde bulunduğu da gözetilerek hüküm altına alınan alacağa avans faizi işletilmesine karar verilmesi usul ve yasaya uygun olup davalı şirket vekilinin yasal faiz yerine avans faizine hükmedilmesinin hatalı olduğuna yönelik istinaf itirazları da yerinde görülmemiştir.<br>Davacı vekilinin istinaf başvurusunun incelenmesinde; davalılara para verdiğini iddiası yönünden ispat yükü davacıya, alınan paradan geri ödeme yapıldığı savunması yönünden ise ispat yükü davalı üzerinde bırakılmıştır. İspat yükünün tayini yönünden kararda bir isabetsizlik bulunmamaktadır. İlk derece mahkemesince tarafların delilleri değerlendirilerek davalıların eylemi haksız fiil olarak kabul edilmiş, davalı şirketin SPK'ya bildirdiği ve kayıtları üzerinden inceleme yapılarak hüküm kurulmuştur. Davacının davalı şirkete ödediği kabul edilen bedelden ortaklık durum belgesinin nakit hanesi nedeniyle 179,00 Euro mahsup edilmiştir. Davalı yanca başka bir ödemenin varlığı  ispatlanamadığından başkaca bir mahsup işlemi yapılmamıştır. Nakit hanesi nedeniyle düşüm yapılan ortaklık durum belgesi ise davacı tarafından delil olarak dayanılan belge niteliğindedir. Bu durumda mahkemece davacının davalı tarafa ödediği bedel olarak, SPK listesindeki bedel gözetilmek suretiyle bu bedelden yapılan mahsup işleminde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. <br>Davacı vekilinin ödeme tarihinden itibaren hüküm altına alınan alacağın faiz işletilmesi gerektiğine yönelik istinaf itirazlarına gelindiğinde; davacı vekili dava dilekçesinde, 123.635,00 DM (63.213,57 Euro)'nun TL karşılığı olan 133.374,31 TL'nin davalılardan işleyecek avans faizi ile birlikte tahsilini talep etmiştir. Yargılama aşamasında ise 18/09/2017 tarihli celsede faizin tahsil tarihinden itibaren başlatılmasına ilişkin beyanda bulunmuştur. Kural olarak haksız fiilden kaynaklanan davacı alacağının haksız fiil tarihi olan ödeme tarihinden itibaren işleyecek faizli ile birlikte hüküm altına alınması gerekmektedir. Somut olayda ise davacı yan davalıya DM cinsinden ödeme yapmıştır. Davacının alacak talebi ise TL cinsindendir. Davacının yapılan yargılama sonunda tespit edilen bakiye Euro alacağı, davacının TL cinsinden alacak talebi gözetilerek dava tarihinde  davacı yanca dava dilekçesinde yapılan hesaplamadaki  kur üzerinden TL'ye çevrilmiş olup, davacı yanın dava tarihine kadar Euro'nun TL karşısında değer kazanmasından faydalanmasından ötürü, artık bu aşamadan sonra geçmiş döneme ait faiz alacağını talep ve dava hakkı bulunmamaktadır. Aksi halde, anılan kur esas alındıktan sonra geriye dönülerek ödeme tarihinden faiz işletilmesine karar verilmesi davacı yanın haksız kazanç sağlamasına (Türk Lirasına uygulanan faiz oranı ile yabancı paraya uygulanan faiz oranı gözetildiğinde) yol açacaktır. Hal böyle olunca mahkemece hüküm altına alınan alacağa dava tarihinden itibaren faiz işletilmesinde herhangi bir isabetsizlik görülmediğinden davacı vekilinin istinaf itirazları yerinde görülmemiştir.<br>Davacı vekilinin davalıların mağdurlara karşı müteselsilen sorumlu olduğuna yönelik istinaf itirazında bulunmuştur. Davacı yan dava dilekçesinde talep edilen alacağın haksız fiil hükümlerine göre davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılama aşamasında da 18/09/2017 tarihli celsede alacağın davalılardan müteselsilen tahsili gerektiğini bildirmiştir. Haksız fiil durumunda oluşan zarardan haksız fiil eyleminde bulunanların sorumluluğu müteselsildir. Hal böyle olunca mahkemece davacı yanın dava dilekçesinde yer alan haksız fiil hükümlerine göre tahsil talebinin açıklaması niteliğinde bulunan duruşmadaki beyanı gözetilerek hüküm altına alınan alacağın davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesi gerekirken alacağın davalılardan tahsili yönünden hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir.<br>\tAyrıca, her ne kadar dosya kapsamından davalı ...'ın terekesinin borca batık olması nedeniyle iflas hükümlerine göre tasfiye aşamasında olduğu anlaşılmakta ise de, davanın niteliği ve ilk derece mahkemesi kararına karşı ... tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmamış olması gözetilerek ikinci alacaklılar toplantısı beklenmemiş, davalı yönetici ... davalı şirketin yöneticisi olması sıfatıyla davacının uğradığı zarardan müteselsilen sorumlu tutulmuştur. \t<br>Tüm bu nedenlerle davanın kısmen kabulüne karar vermek gerekmiş ve takdiren aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.<br>\tHÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;<br>\tA)1-Davacının davasının KISMEN KABULÜNE,<br>\t2-Davacının davalı ...Ş.'nin şirket ortağı OLMADIĞININ TESPİTİNE,<br>\t3-106.736,70 TL'nin dava tarihi olan 06/02/2009 tarihinden itibaren yıllık %27 ve değişen oranlarda hesaplanacak avans faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine,<br>\t4-Fazlaya ilişkin talebin reddine, <br>\t5-Alınması gerekli 7.291,19 TL nisbi karar ve ilam harcından peşin alınan 1.800,60 TL harcın mahsubu ile bakiye 5.490,59 TL harcın davalılardan müteselsilen tahsili ile hazineye gelir kaydına<br>\t6-Davacı tarafından yatırılan 1.800,60 TL peşin harç, 15,60 TL başvurma harcının davalılardan müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, <br>\t7-Davacı tarafından yapılan 1.750,00 TL bilirkişi ücreti gideri, 320,80 TL posta, tebligat ve keşif gideri olmak üzere toplam 2.070,80 TL yargılama giderinin davanın kabul ve red oranı gözetilerek hesaplanan 1.657,05 TL yargılama giderinin davalılardan müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin kısmın davacı üzerinde bırakılmasına, <br>\t8-Davalı şirket tarafından posta gideri olarak yapılan 344,00 TL yargılama giderinin davanın kabul ve red oranı gözetilerek hesaplanan 68,73 TL'sinin davacıdan alınarak davalı şirkete verilmesine, bakiye kısmın davalı şirket üzerinde bırakılmasına,<br>\t9-Diğer davalı tarafından yapılan yargılama gideri bulunmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığına,<br>\t10-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince kabul edilen miktar üzerinden hesaplanan 45.000,00 TL vekalet ücretinin davalılardan müteselsilen alınarak davacıya verilmesine,<br>\t11-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince reddedilen miktar üzerinden hesaplanan 26.637,61 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine,<br>\t12-Artan gider avansının karar kesinleştiğinde ve talep halinde yatıran tarafa iadesine, <br>\tB)1-Davalı şirketten alınması gereken 7.291,19 TL istinaf karar harcından peşin alınan 1.822,79 TL harcın mahsubu ile bakiye 5.468,40 TL'nin davalı şirketten tahsil edilerek hazineye irat kaydına, <br>\t2-Davacı tarafından yatırılan 31,40 TL istinaf karar harcının karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine, <br>\t3-Davacı tarafından yatırılan 85,70 TL istinaf kanun yoluna başvurma harcının davalılardan müteselsilen alınarak davacıya verilmesine,  <br>\t4-Davalı şirket tarafından istinaf aşamasında posta ve tebligat gideri olarak yapılan 245,65 TL yargılama giderinin davadaki haklılık durumu gözetilerek 49,06 TL'sinin davacıdan alınarak davalı şirkete verilmesine, bakiye kısmın davalı şirket üzerinde bırakılmasına,<br>\t5-Davacı tarafından istinaf aşamasında posta ve tebligat gideri olarak yapılan 104,55 TL yargılama giderinin davadaki haklılık durumu gözetilerek 83,67 TL'sinin davalılardan müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, bakiye kısmın davacı üzerinde bırakılmasına,<br>\t6-Davalı şirket ve davacı tarafından icra dosyalarına sunulan teminatların İİK'nun 36. maddesi uyarınca bu aşamada iade edilmesine yer olmadığına, \t<br>\t7-İstinaf incelemesi sırasında duruşma açılmadığından taraflar yararına vekalet ücreti taktirine yer olmadığına,  <br>\tDosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 361. maddesi uyarınca gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde Yargıtay'da temyiz kanun yolu açık olmak üzere oy birliği ile karar verildi. 12/01/2026<br><br>Başkan - ...          Üye - ...                    Üye - ...              Zabıt Katibi -...<br>...       ...          ...             ...<br><br><br><br>  <br><br></font></p></body></html>","metadata":{"FMTY":"SUCCESS","FMC":"ADALET_SUCCESS","FMTE":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","FMU":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","PTID":null,"TID":"756e1828c8b7b38a","SID":"fa1775d993b0d6e7"}}