{"data":"<html><head><meta http-equiv=\"Content-Type\" content=\"text/html; charset=UTF-8\"></head> <body leftmargin=\"25\" topmargin=\"20\" font face=\"Verdana\" size=\"2\"><p align=\"justify\"><font face=\"Verdana\" size=\"2\">T.C.<br>İSTANBUL<br>BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ<br>14. HUKUK DAİRESİ<br>DOSYA NO: 2021/2021 <br>KARAR NO: 2025/180<br>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A<br>İ S T İ N A F   K A R A R I<br>İNCELENEN KARARIN<br>MAHKEMESİ: İSTANBUL 11. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ<br>TARİHİ: 20/09/2021<br>NUMARASI: 2020/339 Esas -  2021/661 Karar <br>DAVANIN KONUSU: Munzam zarar <br>Taraflar arasındaki davanın ilk derece mahkemesince yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerle davanın reddine dair verilen karara karşı, davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Dairemize gönderilmiş olan dava dosyası incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.<br>TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle;  müvekkili ile kardeşleri arasında Kadıköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/160 Esas sayılı dosyasında görülen miras hukukundan kaynaklı davada mahkemece, müvekkiline ait 6 adet ...  kurucu intifa senedi üzerine dava kesinleşinceye kadar devir ve satışının önlenmesine yönelik tedbir kararı verildiğini, yargılama esnasında davalı bankanın 23.06.2005 tarihinde bütün kurucu intifa senetlerinin kendisi tarafından satın alınacağını bildirdiğini, bir hissenin değerinin İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2005/458 D.iş sayılı dosyası ile 403.248,00 TL olarak belirlendiğinin duyurulduğunu, bunun üzerine müvekkiline ait 10 adet hisseden, üzerinde tedbir bulunmayan 4 adedinin davalı bankaya devir ve teslim edildiğini, üzerinde tedbir bulunan hisselere yönelik mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra kalan 6 adet hissenin de güncel değeri ile müvekkile ödenmesinin istenildiğini, ancak davalı banka tarafından 2005 yılında belirlenen 403.248,00 TL üzerinden ödeme yapılacağının bildirildiğini, daha fazla zarara uğranılmaması amacıyla bu değer üzerinden karşılıklarının tahsil edildiğini, müvekkilinin herhangi bir ihmal ve kusuru olmaksızın müvekkiline ait 6 adet hissenin mahkeme ilamına rağmen davalı banka tarafından 28.06.2005 tarihinden 30.12.2008 tarihine kadar vadeli hesapta nemalandırılmadığı gerekçesiyle oluşan zararın tazmini amacıyla davalı banka aleyhine İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/64 Esas sayılı dosyası ile dava açıldığını, mahkemece davanın kabulüne ilişkin verilen ve Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, kararın İstanbul ... İcra Müdürlüğünün ... Esas sayılı dosyasında takibe konulduğunu, müvekkilinin uğradığı zararın, temerrüt faizinin üstünde olması nedeniyle TBK'nın 122. maddesi kapsamında munzam zararın meydana geldiğini, davalının temerrüdü sonrası ödemeyi geç yaparak müvekkilinin gerçek zararını arttığını, müvekkilinin yatırım yapamadığını ve ülkedeki enflasyondan dolayı daha fazla zarara uğradığını ileri sürerek, şimdilik 25.000 TL'nin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.Davacı vekili 09.08.2021 tarihli dilekçe ile talebini 1.526.491,21 TL'ye yükseltmiştir. Davalı vekili, savunmasında özetle; davacının munzam zararını ispat etmesi gerektiğini, enflasyon, TL bazında döviz kuru ve altın kurundaki artış açısından müvekkili bankaya kusur yüklenemeyeceğini, davacının ileri sürdüğü munzam zarar ile müvekkili bankanın temerrüdü arasında illiyet bağı bulunmadığını, davacının ticari yaşamdaki bu tür sıkıntılara katlanmak zorunda olduğunu savunarak,  davanın reddini istemiştir.<br>İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda; \"...Dava; munzam zarar nedeniyle alacak istemine ilişkindir. Dava tarihi itibariyle olaya uygulanması gereken 6098 sayılı TBK 122.maddesinde munzam zarar düzenlenmiştir. Anılan madde gereğince alacaklının uğradığı zarar geçmiş günler (temerrüt) faizinden fazla olduğu takdirde borçlu kendisine kusur yüklenemeyeceğini kanıtlamadıkça bu zararı ödemekle yükümlüdür. Yasa koyucu para borcunun geç ödenmesi halinde bir zararın mevcut olduğunu kural olarak benimsemiştir. Bu zararın karşılanması iki bölümde düşünülmüştür. Birinci bölüm kanıtlanmadan ödenmesi talep edilecek zarar miktarıdır ki bu temerrüt faizidir. Diğer bir deyişle temerrüt faizi miktarınca alacaklının zarara uğradığı yasal bir karine olarak kabul edilmiştir. Bunun dışında davacının herhangi bir karineden istifade etmek olanağı yasal olarak mevcut değildir. Dava konusu somut olaydaki çözümlenmesi gereken hukuki sorun; temerrüt faizini aşan bir zararın mevcut olup olmadığıdır. Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu davacıyı ispat yükünden kurtarmaz. Zira; davacı para alacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağını kanıtlamakla yükümlüdür. Ayrıca alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu ispat etmek zorundadır. Soyut  enflasyonun ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada davacının kanıtlaması gereken husus enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği gibi genel olgular değil, kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü, başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi yabancı para ile ödemek durumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark sebebiyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır. Ülkede yaşanan ekonomik kriz nedeniyle paranın döviz karşısında hızlı değer kaybı, yüksek enflasyon gibi genel afaki ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen umumi ekonomik konjonktürel olgular T.B.K.'nın 122. maddesinde sözü edilen munzam zararın varlığını göstermez.  Somut olayda; taraflar arasındaki uyuşmazlık, temerrüt faizini aşan bir zararın mevcut olup olmadığı noktasındadır. Davacı taraf, yüksek enflasyon, dolar kuru artışı ve serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşundan dolayı zarara uğradığını iddia etmiş ve mahkememizce bu konuda bilirkişi incelemesi yaptırılarak rapor alınmış ise de; davacı tarafça alacağın zamanında tahsil edilmesi halinde paranın ne şekilde kullanılacağı kanıtlanamamıştır. Başka bir anlatımla davacı alacaklı, uğradığını iddia ettiği zararı kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu ispat etmek zorundadır. Soyut enflasyonun yada bankalara mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek olması veya döviz kuru, altın ve taşınmaz fiyatlarının artışı, munzam zararın oluştuğu ve zararın kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada davacının, kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı gördüğü zararı kanıtlaması gerekir. Ülkede yaşanan ekonomik kriz nedeniyle paranın döviz karşısında hızlı değer kaybı, yüksek enflasyon gibi genel afaki ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen umumi ekonomik konjonktürel olgular dava tarihi itibariyle yürürlükte olan T.B.K. 122. maddesinde sözü edilen munzam zararın varlığını göstermez. Dolayısı ile alınan bilirkişi raporuna değer verilmemiş olup; yukarıda açıklandığı üzere davacı tarafça munzam zararın varlığını somut delillerle kanıtlayamadığından...\"  gerekçesiyle davanın reddine, karar  verilmiştir.  Bu karara karşı, davacı vekilince istinaf başvurusunda bulunulmuştur.<br>İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ Davacı vekili, istinaf başvuru dilekçesinde özetle;İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/1198 E. (bozmadan önce 2009/64) sayılı dosyası ile müvekkiline ödenmesine karar verilen alacak miktarının, müvekkilinin zararını karşılamaması ve müvekkilin bu alacağı aşan bir zarara uğramasından ötürü aşkın zarar istendiğini, zarara ilişkin açıklamaların dava dilekçesinde ayrıntılı olarak yapıldığını ve istinaf başvurusunda tekrar edildiğini, dosyada bulunan 06.02.2021 tarihli bilirkişi raporu ile faizlerin (yasal, ticari, USD TCMB, TEFE, TÜFE, Reeskont vs..) ortalaması alınarak müvekkilin munzam zararının 1.526.491,21 TL olduğunun belirlendiğini, rapor doğrultusunda 09.08.2021 tarihli dilekçe ile eksik harcın tamamlandığını, Anayasa Mahkemesince verilen karar ve Yargıtay içtihatları gereğince döviz artışı, artan fiyatlar, faizler, enflasyon gibi durumların temerrüt faizini aşan zararın varlığına karine teşkil ettiğini, karinenin aksi davalı tarafından ispat edilmedikçe davanın kabulü gerektiğini, fiili karinenin aksinin davalı tarafından ispat edilemediği, mahkeme gerekçesinin hukuka aykırı olduğunu, Yargıtayın bir çok kararında mahkemenin anılan karardaki içtihadından dönüldüğünü, ayrıca ... Başvuru Nolu ve 21.12.2017 tarihli Anayasa Mahkemesi Kararında da munzam zararın somut delillerle ispatı külfetinin başvurucuya yüklenmesi ile mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verildiğini,  Bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek, kararın kaldırılmasına ve davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir. <br>İNCELEME VE GEREKÇE Dava,  davacının uygulanan faiz ile karşılanmayan aşkın zararının TBK'nın 122. maddesi uyarınca ilişkindir. İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonucunda davanın reddine karar verilmiş; bu karara karşı,  davacı vekilince, yasal süresi içinde istinaf başvurusunda bulunulmuştur. İstinaf incelemesi, HMK'nın 355. maddesi uyarınca, ileri sürülmüş olan istinaf  nedenleriyle ve kamu düzeni yönüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Davacı ile kardeşleri arasında Kadıköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/160 Esas sayılı dosyasında görülen davada, davacıya ait 6 adet ... T.A.Ş. kurucu intifa senedi üzerine davanın kesinleşmesine kadar geçerli olmak üzere devir ve satışının önlenmesine yönelik tedbir kararı verilmiştir. Yargılama devam ederken ... bank'ın 23.06.2005 tarihinde bütün kurucu intifa senetlerinin satın alınacağını açıkladığı ve her bir hissenin değerinin, İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2005/458 D. İş dosyası ile 403.248,00 TL olarak belirlendiğini duyurmuştur. Davacının 10 adet senedinden, tedbirsiz olan 4 tanesi 29.06.2005 tarihinde davalı bankaya devir edilerek bedeli alınmıştır. Üzerlerinde tedbir bulunan senetler ise tedbir nedeniyle devir ve teslim edilmemiştir. Banka 29.06.2005 tarihli dilekçesi ile mahkemeye müracaat edip, devre izin talep etmesine rağmen mahkemece karar kesinleşinceye kadar tedbirin devamına karar verilmiştir. Anılan kararın 10.10.2008 tarihinde kesinleşmesi ile senetlerin üzerindeki tedbirlerin 10.11.2008 tarihinde mahkemece kaldırıldığı, davalı bankaya 26.11.2008 tarihinde gönderilen Beyoğlu 32. Noterliğinin 2ihtarı ile 6 adet senedin güncel değerlerinin davacıya ödenmesi talep edilmiştir. Ancak bankaca 2005 yılında her bir senet için belirlenen 403.248,00 YTL'nin ödeneceği, aradan geçen zamana ilişkin herhangi bir değer farkı ödenmeyeceği bildirilmiştir. Bunun üzerine davacı, 30.12.2008 tarihinde 6 adet kurucu intifa senedini 2005 yılındaki beher değer üzerinden karşılıkları tahsil ederek bankaya ciro ve teslim etmiştir.  28.06.2005 ila 30.12.2008 arasındaki süre içinde paranın vadeli hesapta nemalandırılmadığı gerekçesiyle davalı banka aleyhine İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/64 Esas sayılı dosyasında dava açılmıştır. Mahkemece davanın kabulüne ilişkin verilen karar Yargıtay 11. Hukuk Dairesince faiz yönünden bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyularak davacının zararı hüküm altına alınmış ve bu miktar İstanbul ...İcra Müdürlüğünün ... Esas sayılı dosyasında tahsil edilmiştir.  Davacı, tahsil edilen miktarın zararını karşılamadığını, yıllar içerisinde artan fiyatlar, faizler, enflasyon ve döviz artışı sebebiyle uğradığı zararın, icra dosyasından ödenen temerrüt faizinin çok üstünde olması nedeniyle aşkın zarar talep etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2021/11-938 Esas, 2022/401Karar sayılı ilamında aşkın zarar kurumu tartışılarak, aşkın zararın şartları detaylı bir şekilde ortaya konmuştur.  Uyuşmazlık konusunun temelini oluşturan aşkın zarara ilişkin TBK’nın 122. maddesinde, “Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.” hükmü bulunmaktadır. Aşkın zarar, para borcunun ifasında borçlunun kusuruyla temerrüde düşmesi nedeniyle alacaklı nezdinde ortaya çıkan zararın temerrüt faiziyle karşılanamaması hâlinde söz konusu olan bir zarar olup bu zarar, borçlunun temerrüdü ile borcun ödendiği tarih aralığındaki dönemi kapsamaktadır. Bu anlamda aşkın (munzam) zarar, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğuna dair ilkelere bağlı bir zarar türü olarak kabul edilir (Uygur, Turgut: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Cilt I, 2012, s. 810). Aşkın zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır.  Aşkın zararın varlığı için gereken ilk koşul, bir para borcunda borçlunun temerrüdünün varlığıdır. Bu para borcunun kaynağının, aşkın zararın talep edilebilirliği için herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Bu anlamda TBK’nın 122. maddesi, kaynağı ne olursa olsun temerrüt faizi yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, sebepsiz zenginleşme, kanun yahut vekâletsiz iş görme olabilir. Öte yandan hemen belirtilmelidir ki; aşkın zarar borcunun hukukî sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. Bu nedenle borçlunun aşkın zararı tazmin yükümlülüğü, asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun, ifasına kadar geçen zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Aşkın zararın varlığı için gereken ikinci koşul; borçlunun temerrüdü nedeniyle temerrüt faiziyle karşılanamayan alacaklı zararının mevcudiyetidir. Ancak alacaklının zararının temerrüt faizinden az yahut temerrüt faizine eşit olması durumunda, zararın temerrüt faiziyle karşılanacak olması sebebiyle aşkın zararın varlığından söz edilemez. Bu aşamada önemle belirtilmelidir ki; TBK’nın 122. maddesi kapsamına kanunî temerrüt faizinin yanında akdi temerrüt faizinin uygulandığı borç ilişkileri de dâhildir. Eş söyleyişle alacaklının, borçlu ile arasındaki hukukî ilişkiden doğan temerrüt faizinin akdi yahut yasal olması, aşkın zararın talep edilebilirliğine engel teşkil etmez. Burada önem arz eden husus alacaklının temerrüt faiziyle karşılanamayan zararının mevcudiyetinin ispatıdır. Aşkın zararın varlığı için gereken üçüncü koşul; borçlunun temerrüde düşmede kusurlu olmasıdır. Zira aşkın zarar sorumluluğu, temerrüt faizinden sorumluluktan farklı olarak kusur sorumluluğuna dayanmakta olup burada aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Ancak aşkın zarar iddiasının ileri sürüldüğü durumlarda sorumluluk için, diğer koşulların varlığı durumunda borçlunun temerrüde düşmedeki kusurunun varlığı asıldır. Başka bir anlatımla temerrüt sonrasında borçlunun temerrüde düşmedeki kusurunun alacaklı tarafından ispatı gerekmez. Aksine borçlu, temerrüde düşmede kusursuz olduğunu ispatlamadıkça ortaya çıkan aşkın zarardan sorumludur. Aşkın zararın varlığı için gereken son koşul ise; borçlunun temerrüdü ile alacaklının aşkın zararı arasındaki illiyet bağının mevcudiyetidir. Bu çerçevede alacaklı, borçlunun temerrüde düşmesi ile ileri sürdüğü aşkın (munzam) zarar olgusu arasındaki illiyet bağını ispatla yükümlüdür. Aşkın zarar bu hukukî niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması hâlinde dahi (TBK m. 122/2) takip veya davanın konusuna dâhil bir borç olarak da kabul edilemez. Bu nedenle asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazî kayıt dermeyanına da gerek bulunmamakta olup ayrı bir dava ile de zamanaşımı süresi içerisinde her zaman istenmesi mümkündür. Uyuşmazlık çerçevesinde üzerinde durulması önem arz eden bir diğer husus ise, aşkın  zararın ispatı olup esasen aşkın zararın ispatına ilişkin yükümlülük, bu zararın varlığını iddia eden alacaklının üzerindedir. Bu bağlamda aşkın zarar alacaklısı, TBK’nın 122. maddesine dayalı olarak tazminat talebinde bulunabilmesi için öncelikle kaynağı ne olursa olsun evvela bir alacağı olduğunu, borçlunun temerrütte bulunduğunu, illiyet bağını ve bu alacağını tahsil edememesinden veya geç ödeme yapılmasından doğan ve duruma göre malvarlığında azalma veya engellenen kazançlardan oluşan zararını kanıtlamak durumundadır. Aşkın zararın talebinde varlığı iddia olunan zararın, yine alacaklı tarafından yasal ispat vasıtalarıyla somut, inanılır ve açık bir biçimde ispatlaması gerekir. Bu nedenle salt ülkenin ve piyasanın içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklardan olan enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki düşüş gibi olgulara dayalı olarak ileri sürülen aşkın zarar talebi, alacaklının bu sebeple zarara uğradığını açık ve somut bir biçimde iddia ve ispat etmediği müddetçe, aşkın zararın kanıtı olarak ileri sürülemez ve anılan şartlar sebebiyle ortaya çıkan olumsuzluklar alacaklı zararı olarak kabul edilemez. Dolayısıyla TBK’nın 122. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan aşkın zararın, genel ekonomik olumsuzlukların (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma) dışında davacının durumuna özgü somut vakıalarla ispatlanması gerekir. Başka bir anlatımla yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma, davacıyı ispat yükünden kurtarmayacağı gibi herhangi bir ispat kolaylığı da sağlamaz. Bu itibarla ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklardan hareketle ileri sürülen soyut ve varsayıma dayalı zarar iddiaları hükme esas alınamaz. Ayrıca bir para borcunun ödenmesinde temerrüde düşülmesinden dolayı alacaklının zarara uğrayacağı kabul edilerek bu zararın, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum dikkate alınarak belli bir oranda olacağı benimsenmiş ve TBK’nın 120. maddesi yollaması ile 3095 sayılı Kanun’un hükümleri çerçevesinde temerrüt faiz oranları belirlenmiştir. Buradan hareketle kanun koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları değerlendirip, bunların doğuracağı zarar dolayısıyla tazminat oranını, temerrüt faizi olarak belirlemiş iken, zımnen bu takdirin yerinde olmadığı ileri sürülüp sadece aynı ekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın geçmiş günler faizinden fazla olduğu kabul edilemez. Uğranıldığı iddia olunan zararın, yetkili merciin belirlediğinden fazla ve bu nedenle TBK’nın 122. maddesine dayanılarak aşkın zarar istenilmesi hâlinde ise artık açılmış olan davaya özgü somut vakıalara dayanılması gerekir. Bunlar da yasal, elverişli ve geçerli delillerle, geçerli ispat kuralları dairesinde kanıtlanmalıdır. Burada kanıtlanacak olgular geç ödeme ile davacının maruz kaldığı zararı doğuran vakıalar ve bu vakıalar nedeniyle uğranılan fiili zarardır. Buna göre eldeki somut uyuşmazlıkta, davacının parasını geç tahsil emesi nedeniyle hükmedilen faizi tahsil ettiği, davacının yukarıda sözü edilen İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/1198 Esas sayılı dosyasında verilen karar ile alacağını İstanbul ... İcra Müdürlüğünün ... Esas sayılı dosyasında tahsil etmiştir. Dava dilekçesinde; davacının hüküm altına alınan alacağının uzun yıllar sonra faiziyle birlikte tahsiline karar verildiği ve sadece anaparaya işletilen avans faizi sonrasında temerrüt faiziyle karşılanamayan bir zararın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu, bu suretle paranın satın alma gücünün azaldığı, döviz kurunun bu sürede faizden fazla arttığı, aynı şekilde paranın süresinde elde edilmesi halinde Amerika Dolara, Bono, Tahvil ve Eurobond piyasasında yapacağı yatırım ile paranın ulaşacağı değerin, faizli değerinden yüksek olduğu ileri sürülmektedir. Davacı tarafından talep edilen aşkın zararın dayanağı olarak ileri sürülen iddia, geç ödeme nedeniyle kendisince, bizzat ve somut olarak uğranılan zarar iddiasından ziyade ekonomik koşullardaki olumsuzluklar nedeniyle paranın satın alma gücündeki meydana gelen azalmanın aşkın zararı oluşturduğu yönündedir. Davacı, ülkemizdeki belirli dönemlerdeki ekonomik koşullarda mevcut olumsuzluklardan hareketle, kendi durumuna özgü şekilde açık ve somut olarak oluşan bir zarar olgusuna dair bir iddiada bulunulmadığı gibi bu yönde ispata yeter herhangi bir delil de sunulmamıştır. Davada sadece, ekonomik koşullardaki olumsuzluklardan hareketle davacının durumunda olan bir bireyin elindeki varlığını döviz ve bono/tahvil/eurobond piyasında değerlendireceği varsayımı ile  zararın ortaya çıktığı ileri sürülmüştür. TBK'nın122. maddesi kapsamında aşkın zararın talep edilebilirliğinin bir koşulu da alacaklı yönünden mevcut olan zararın açık ve somut bir biçimde ispatıdır. Bu bağlamda ekonomik koşullardaki olumsuzluklar nedeniyle paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma, alacaklı yönünden aşkın zarar olarak nitelendirilemeyeceği gibi salt bu olguya dayanılması neticesinde zararın ispatına dair koşulun gerçekleştiği söylenemez. Zira burada zararın olgusunun, HMK’nın 194. maddesi kapsamında ispata elverişli bir şekilde somutlaştırılarak zarar iddiasının ispatı için gerekli tüm deliller ortaya konulmalıdır. Bu itibarla davacı tarafından ileri sürülen, ülkemizdeki belirli dönemlerde mevcut olan ekonomik olumsuzluklardan enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki düşüş gibi olgulara dayalı aşkın zarar talebi, zarar olgusunun delili olarak kabul edilemez. Zira ülkemizdeki belirli dönemlerde var olan ekonomik koşullardaki olumsuzluklar nedeniyle paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma, tek başına davacının temerrüt faizi dışında bir zararının varlığının ispatı değildir. Dolayısıyla ekonomik şartlar sebebiyle ortaya çıkan yüksek enflasyon, döviz kurlarındaki dalgalanma, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma gibi olumsuzluklar, bir karine olarak kabul edilip davacıyı, kendi somut durumuna özgü vakıalarla oluştuğu iddia olunan zararı ispat yükümlülüğünden kurtarmayacağı gibi davacıya bu yönde herhangi bir ispat kolaylığı da sağlamaz. Bu nedenle ilk derece mahkemesinin kararı ve gerekçesi isabetli bulunduğundan, davacı vekilinin yerinde görülmeyen istinaf başvuru nedenlerinin reddi gerekmiştir. Açıklanan bu gerekçelerle, davacı vekilinin istinaf başvuru nedenleri ile sınırlı olarak yapılan inceleme sonucu, ilk derece mahkemesinin kararında ve gerekçesinde yasaya ve usule aykırılık bulunmadığı gibi kamu düzenine aykırılık da görülmediğinden, davacı vekilinin istinaf başvurusunun  HMK'nın 353/1.b.1 maddesi uyarınca esastan reddine dair aşağıdaki hüküm verilmiştir.<br>HÜKÜM: Yukarıda açıklanan gerekçelerle; 1-HMK'nın 353/1.b.1 maddesi uyarınca, davacı vekilinin  istinaf başvurusunun esastan reddine,  2-Davacı vekili arafından yatırılan istinaf başvuru ve peşin karar harçlarının Hazineye gelir kaydına; bakiye 556,10 TL istinaf karar harcının davacıdan tahsiline, Hazineye gelir kaydına,3-Davacı tarafından yapılan kanun yolu giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,4-Gerekçeli kararın Dairemiz Yazı İşleri Müdürlüğünce taraf vekillerine tebliğine, 5-Karar kesinleştiğinde dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine dair; HMK'nın 353/1.b.1 maddesi uyarınca dosya üzerinden yapılan istinaf incelemesi sonucunda, 06.02.2025 tarihinde, oy birliğiyle ve temyizi kabil olmak üzere karar verildi.</font></p></body></html>","metadata":{"FMTY":"SUCCESS","FMC":"ADALET_SUCCESS","FMTE":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","FMU":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","PTID":null,"TID":"9e91cc182fd700e4","SID":"3c6e28350f42a20f"}}