{"data":"<html><head><meta http-equiv=\"Content-Type\" content=\"text/html; charset=UTF-8\"></head> <body leftmargin=\"25\" topmargin=\"20\" font face=\"Verdana\" size=\"2\"><p align=\"justify\"><font face=\"Verdana\" size=\"2\">T.C.<br>İSTANBUL<br>BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ<br>45. HUKUK DAİRESİ<br>DOSYA NO: 2021/451 <br>KARAR NO: 2024/652<br>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A<br>İ S T İ N A F   K A R A R I<br>İNCELENEN KARARIN<br>MAHKEMESİ: İSTANBUL ANADOLU 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ<br>ESAS NO: 2018/786<br>KARAR NO: 2020/684<br>KARAR TARİHİ: 25/11/2020<br>DAVA: Alacak <br>KARAR TARİHİ: 08/05/2024<br>6100  Sayılı  Hukuk  Muhakemeleri  Kanunu'nun 353. maddesi uyarınca dosya incelendi,<br>GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:<br>DAVA  Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalının lojistik sektöründe dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan ....’in Türkiye’de kurulu iştiraki olduğunu ve Türkiye’deki kardeş şirketi olan ... Limited Şirketi ile birlikte toplam 4.000’e yakın çalışanla taşımacılık ve lojistik hizmetleri alanında faaliyet gösterdiğini,Dava dışı Tasfiye Halinde ... A.Ş.’nin (“...”) Türkiye operasyonlarını durdurarak tasfiyeye girme kararı üzerine, bu şirkette genel müdür olarak görev yapan ... , satış ve operasyon direktörü olarak görev yapan ... ile finans direktörü olarak görev yapan ...'nın ticaret hayatlarına yeni bir yapı altında devam etmek, ...’nin tasfiyeye girecek olması ile açıkta kalan müşteriler ve ... tarafından iş akitlerine son verilen  ... eski çalışanları ile kendileri tarafından kurulacak yeni yapıda yer almak istediklerini, bu nedenle davacı (... A.Ş.) lojistik şirketini kurduklarını, müvekkilinin ... ’nin eski çalışanları ve müşterilerinin de katılımı ile yaklaşık 1.800 aktif müşterisiyle 70 ülkede faaliyet gösteren, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Mersin illerinde ve İstanbul Atatürk, İstanbul Sabiha Gökçen, Ankara Esenboğa, Adana Şakirpaşa Havalimanlarında şubeleri bulunan bir şirket olup yılda 25.000.000 kg taşımacılık yaparak hava yolu taşımacılığında Türkiye’de 1. sırada yer alma potansiyeline sahip olduklarını, bu potansiyel ile yılda yaklaşık 72.000.000 USD ciroya, 8.000.000 USD brüt kara ve 2.400.000 USD faaliyet karına (EBITDA) erişme imkanı olan müvekkili şirketin, lojistik sektörünün diğer alanlarında da hizmet veren uluslararası firmalarla iş ortaklıkları seçeneklerini değerlendirmeye karar verdiğini, Müvekkilinin portföy büyüklüğünü bir örnek ile ortaya koymak gerekirse, dava dışı ...  pazarına 2012 tarihinde müvekkil şirketin pay sahipleri olan ... da hissedarları olduğu ... Ltd. Şti. ve ... Ltd. Şti. firmalarını ve bu firmaların müşteri portföyünü satın alarak girdiğini, bu devralma sonucunda Türkiye’de o tarihte yeni kurulmuş olan ... sektörde hava kargo taşımacılığında ilk etapta 2., daha sonra ise 1. sıraya yükseldiğini, müvekkilinin işlerini ve çalışanlarını 2017 Temmuz başından itibaren kendi bünyesine alan davalının ise Türk Hava Yolları’nın kargo taşımacılığı şirketi olan ... tarafından düzenlenen 2017 acente ödül törenlerinde, “en çok hat geliştiren” acente ödülüne layık görüldüğünü,  Müvekkilinin  ...’nin tasfiye kararı üzerine aralarında davalı şirketin, ...  ve ... gibi lider firmaların da bulunduğu birçok lojistik devi firma ile iş birliği görüşmeleri yaptığını, dava dışı ...  ile görüşmeleri ilerleterek sözleşme akdetmeye oldukça yaklaştığını ancak ...  ile iş birliği anlaşması imzalamasından önce davalı şirketin genel müdürü ... müvekkili şirket yetkililerinden ... ’a yakın bir isme ulaşarak, ... ’un kendisiyle iletişime geçmesini istediğini, bunun üzerine davalı şirket genel müdürü ...  ile iletişime geçen  ...’a davalı tarafından reddi mümkün olmayan bir teklif yapıldığını, müvekkilinin hedeflerini gerçekleştirme hususunda daha olumlu ve kapsamlı destek sağlanacağı yönündeki davalı şirketin taahhütlerine güvenerek, davalı şirket ile iş birliği yapmak yönünde karar aldığını ancak davalı şirketin esas amacının müvekkili şirkete verdiği taahhütlerle müvekkilinin  ... ile imzalamak üzere olduğu anlaşmayı engelleyerek hem ...  hem de müvekkili şirketin pazarda büyümesinin ve rakibi olmasının önüne geçmek olduğunu, Davalı şirket ile kurulması planlanan işbirliği kararı çerçevesinde, müvekkili ile davalı arasında 5 yıl süreli Ticari İşbirliği Ve Danışmanlık Tedarik Hizmet Sözleşmesi (... Danışmanlık Sözleşmesi) imzalanması ve bu kapsamda davalının hava ve deniz taşımacılığı iş hacminin geliştirilmesi projesi (... Projesi) tasarlandığını, ..., Türkiye’den çıkacağını 22/06/2017 tarihinde açıklayıp tüm operasyonları hemen 1 gün sonra 23/06/2017 tarihinde durduracağını ve çalışanların büyük kısmını 30/06/2017 tarihi itibariyle işten çıkaracağını bildirdiği için, müvekkilinin ...’nin mevcut çalışanlarını da mağdur etmemek ve müşteri kaybı yaşamamak adına yapılacak iş birliği konusunda oldukça hızlı hareket etmesi gerektiğini, Davalı şirket tarafından ... Projesi’ne dair ... Danışmanlık Sözleşmesi’nin ilk taslağı hazırlanarak 21/06/2017 tarihinde müvekkili ile paylaşıldığını ancak bu taslak üzerinde mutabakat sağlanamadığını, iş birliğinin bir an önce başlaması konusunda ivedilikle hareket edilmesi gerektiğinden henüz ... Sözleşmesi’nin ikincil noktaları üzerinde müzakereler devam ederken sözleşmesel ilişkinin esaslı unsurları üzerinde mutabakat sağlandığı için müvekkilinin sözleşmenin ifasına davalı şirketin ısrarı ve baskısı ile 01/07/2017 tarihi itibariyle başladığını, ... Danışmanlık Sözleşmesi’nin mutabık kalınan esaslı unsurlarının; 1-... tarafından ... Uluslararası’na ait uluslararası hava ve deniz taşımacılığı iş hacmi geliştirilerek yeni müşteriler kazandırılması amacına yönelik ticari hizmetlerin verilmesi,2-... tarafından getirilen yeni müşteriler ve şirketin eski müşterilerinin bir arada oluşturacağı portföyün ... tarafından yönetilmesi, 3-... tarafından ... Uluslararası’na kazandırılacak yeni müşteri portföyü ile iletişimin kurulması ve devamlılığının sağlanması amaçları ile ...’nin ortakları, yöneticileri ya da çalışanlarından herhangi birisi ya da birkaçının ... Uluslararası nezdinde istihdam edilmesi,4-Sözleşmede belirtilen hedeflerin tutturulması ve amaçlara ulaşılması için gerekli olacak yönetim hak ve yetkilerinin ... Uluslararası tarafından ...’ye tanınması,5-Verilecek bu hizmetlere karşılık Davalı ... Uluslararası tarafından müvekkil şirkete; a-Aylık Danışmanlık Ücreti; ... Sözleşmesi m. 6.1 uyarınca her ay ödenecek olan 70.000 TL+ KDV ödenmesi, b-Hedefler ve Performansa Dayalı Hizmet Bedeli: Davalı Şirkete ait hava ve deniz operasyonlarının yıllık EBİTDA tutarının davalı şirket tarafından tutulan finansal kayıtlar uyarınca toplam 3.5 milyon USD’yi aşması halinde ... toplam 200.000 USD (KDV hariç) performansa dayalı hizmet bedeli ödenmesi, c-3.5 Milyon USD’yi Aşan EBITDA Miktarı İçin Performansa Dayalı Hizmet Bedeli: Yıllık EBİTDA tutarının 3.5 milyon USD’yi aşması halinde, aşan miktarın KDV hariç %10’una denk gelecek şekilde ayrıca performansa dayalı hizmet bedeli ödemesi (bir takvim yılında ödenecek performansa dayalı hizmet bedeli toplamı hiçbir koşulda KDV hariç 500.000 USD’yi geçmeyecektir.)ç-Taahhüt Ödemesi: Müvekkil Şirketin 2 (iki) yıllık süre içerisinde sözleşmeyi herhangi bir nedenle feshetmemeyi ve ...’na sözleşme konusu hizmeti tam ve zamanında vermeyi taahhüt etmesi karşılığında davalı şirket tarafından KDV hariç toplam 400.000 USD ek bir ödeme yapılması şeklinde olduğunu, Bu kapsamda müvekkilinin  01/07/2017 itibariyle sözleşmeyi ifaya başladığını ve müvekkili şirketin ... Projesi kapsamında sunacağı hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için aralarında ... ve ...’un da bulunduğu tümü FM yönetim, satış ve operasyonu alanında uzman 86 çalışanın Temmuz 2017 tarihinde davalı şirket ile iş sözleşmesi imzalayarak çalışmaya başladığını, bunu takiben aktif 1.800 müşterinin hızlıca davalı şirket portföyüne eklendiğini, davalı şirket kayıtları incelendiği takdirde 01/07/2017 tarihinden itibaren davalı şirketin FM alanında hatırı sayılır bir müşteri girişi ve ciro artışı meydana geldiğinin tespit edileceğini, davalı şirketin ... Projesi sayesinde neredeyse sıfırdan kurulan hava ve deniz operasyonu departmanları ve bu operasyonlara iş sağlayacak satış departmanı sayesinde çalışma hacmini, ekonomik kazancını ve sektördeki tanınırlığını arttırdığını, istatistiksel veriler incelendiğinde davalı şirketin anılan iş birliğinin başlamasından önce (Haziran 2017’de) ... tarafından açıklanan sıralamada 23. sırada iken, Temmuz 2017’de ... Projesinin hayata geçirilmesi ve getirilen yeni çalışanlar ile müşteriler sayesinde FM sektöründe 4. sıraya yerleştiğini, hava yolu taşımacılığında ... Projesi kapsamındaki ekibin katılımı ile ... gibi en yüksek pazar payına sahip firmaların davalı şirketin portföyüne eklendiğini, Tarafların sözleşmenin esaslı unsurlarında mutabakata varmaları ve müvekkili tarafından 01/07/2017 tarihinde fiilen ifaya başlanılmış olması nedeniyle sözleşme ilişkisinin kurulmuş olduğunu, taraflar arasında sözleşme ilişkisi kurulmasına ve müvekkili şirket iyi niyetle ... Projesini hayata geçirmek için yükümlülüklerini ifa etmeye başlamasına rağmen, ... Danışmanlık Sözleşmesinin ise davalı şirketin kötü niyetli tutumu sebebiyle imzalanamadığını, müvekkili şirketin sözleşme sürecindeki makul taleplerinin kabul edilmediğini ve sürecin sürüncemede bırakıldığını, davalı şirketin sözleşmenin bir kısım ikinci derece noktaları üzerinde tarafların bidayetteki sözlü anlaşmalarına aykırı olarak, müvekkili şirketin basiretli bir tacir olarak kabul etmesi mümkün olmayan hususlarda kötü niyetli bir şekilde ısrarcı olduğunu, müzakereler neticesinde varılan sözlü anlaşma uyarınca davalı şirket tarafından sözleşmenin ikinci taslağına uzlaşılan unsurların yansıtılacağının taahhüt edildiğini, ancak davalı şirket tarafından müvekkil şirkete 13/10/2017 tarihinde gönderilen ikinci taslak üzerinde tarafların hiçbir şekilde anlaşmadıklarını, ilk taslakla ilgisi dahi olmayan ağır koşullar eklendiğini, davalı şirket tarafından dayatılan ve tarafların sözlü anlaşmalarına aykırı olan koşulların aşağıdaki gibi olduğunu;a-Sözleşme Ek 1 – Ödeme Planına, Sözleşmenin 2 yıl içinde mücbir sebepler dahil herhangi bir nedenle feshedilmesi halinde Taahhüt Ödemesi olarak düzenlenen 400.000 USD’nin davalı şirkete iadesine ilişkin bir hüküm eklendiğini, b-Sözleşme Ek 1 – Ödeme Planına, müvekkili şirketin yukarıda yer alan bu cezai şart hükmündeki ödemenin teminatı olarak davalı şirkete 400.000 USD bedelli bir senet tevdi edeceği maddesi eklendiğini, c-Sözleşme Madde 6.1’e yapılan ekleme ile aylık danışmanlık hizmet bedelinin sözleşme başlangıç süresinden (yani 1 Temmuz 2017) değil, 1 Ocak 2018’den itibaren ödenmeye başlanacağının düzenlendiğini, bir başka anlatımla sözleşme bedelinin vadesi 6 ay uzatıldığını,Davalı şirket tarafından sözleşmenin kurulmasından sonra kötü niyetli bir şekilde dayatılan ve tarafların bidayetteki sözlü anlaşmalarına aykırı  ikincil noktaların müvekkili şirket tarafından kabulünün mümkün olmadığını, bu nedenle müvekkili şirket ortağı  ... tarafından 30/11/2017 tarihinde gönderilen e-mail ekinde yer alan sözleşme metninde, davalı şirketin dayattığı ikincil noktalara karşılık yeni düzenlemeler teklif edildiğini, bu hususların kabul edilmesi halinde ise imzaya hazır olduklarının davalı tarafa bildirildiğini, davalı şirketin 05/12/2017 tarihinde gönderdiği e-mail ile sözleşmenin anlaşma zeminini külliyen ortadan kaldırmayı amaçlayan bir kısım yeni sözleşme hükmünü müvekkili şirkete dayattığını, sözleşmenin başlangıçtan itibaren cezai şart hükümlerinin ancak sözleşmenin ilk 2 yıl içinde feshedilmesi halinde uygulanacağı konusunda mutabık olunmasına rağmen 5 Aralık tarihinde gönderilen taslakta cezai şart hükümlerinin sözleşmenin 5 yıllık süresi içinde herhangi bir anda feshi halinde uygulanacağının düzenlendiğini, ... ’un ...’nin borçlarına kefil olmasına dair hükümlerde diretildiğini, müvekkili şirket tarafından bu hususların kabul edilmediğinin 21/12/2017 tarihinde keşide ettiği ihtarnamede bildirildiğini, ...’nin müzakere çabalarına rağmen davalı şirketin taraflar arasında süregelen ticari iş ilişkisini tamamen değiştirmek, adeta yeni bir sözleşme ve ödeme planı akdetmek amacı taşıdığını, davalı şirketin sözleşme hükümlerini basiretli bir tacirin kabul etmesinin beklenmesi mümkün olmayacak şekilde ağırlaştırdığını,Müzakereler devam ederken davalı şirketin 27/12/2017 tarihli ... yevmiye numaralı ihtarnamesi ile müvekkili şirket tarafından mutabık kalınmamış olan hususları içeren bir sözleşme taslağını sanki tam bir mutabakat sağlanmışçasına imza edip, müvekkili şirketi taraflar arasındaki anlaşmanın ikinci derece noktalarını tamamen farklı şekilde yansıtan bu sözleşme metnini imzaya davet ettiğini, müvekkilinin ise Beyoğlu ... Noterliği’nin 08/01/2018 tarihli ve ... yevmiye numaralı cevabi ihtarnamesi ile sözleşme metnini kabul etmediğini davalı şirkete açıkça bildirdiğini, Davalı şirketin sözleşme müzakereleri boyunca taahhüt ettiği hiçbir vaadi yerine getirmediğini ve sözleşmeyi gereği gibi ifa etmediğini, işbirliğine dair basın açıklamasının yapılmadığını, Müvekkili Şirket ortaklarından ... ’dan fiilen hizmet alınmasına rağmen bordroya alınmayacağını ve kendisinden danışman olarak hizmet alınacağını bildirdiğini, 18 ay süreli ve aylık 20.000 TL + KDV tutarlı bir danışmanlık sözleşmesi önermesine rağmen sözleşme ilişkisi kurmaktan imtina ettiğini, sözleşme müzakereleri sürerken davalı şirket tarafından müvekkili şirket ortaklarından ... ’un davalı şirket genel müdürü ... ’dan aldığı sözlü onaya istinaden fiilen hizmet verilen ilk 3 ay için 08/09/2017 tarihli Temmuz-Ağustos-Eylül hakediş bedeli açıklamasıyla ilk 3 aylık dönem hakedişi olan 60.000 USD karşılığı 205.200 TL + KDV fatura kesilerek  ... tarafından elden davalı şirket finans Müdürü ...’ye teslim edilmesine rağmen aynı gün ...  tarafından “... ’ın bu faturanın kabul edilmesi için önce ...’nin sözleşmeyi imzalaması gerekiyor” beyanına istinaden müvekkili şirkete iade edildiğini, davalı şirket genel müdürünün sözleşmenin kendi talep ettiği koşullar ile imzalanması konusunda müvekkili şirkete baskı kurmaya çalıştığını, müvekkilinin fiilen sözleşmeyi ifasına ve hedeflerini yakalamasına engel olmaya çalışıldığını, müvekkilnin kazandırdığı çalışanların fiilen davalı şirkette çalışmaya başlamasının ardından yalnızca 2-3 ay sonra Atlas Projesi çalışanlarından bazılarının BBT’nin haberi dahi olmadan işten çıkarıldığını, FM Başkan Yardımcısı pozisyonuna getirilen ... ve ...’un 2018 bütçe çalışmalarının dışında tutulduğunu, çalışmaların yapılması için gerekli ofis ve ekipmanların temin edilmediğini, ...’un sözleşmesinin feshi konusunda mutabakat bulunduğu gibi gerçeğe ve hayatın olağan akışına aykırı bir iddia ortaya atılarak ... ’ın iş sözleşmesinin feshedildiğini, ...’un ... Danışmanlık Sözleşmesi kapsamında kurulması planlanan ticari ilişkide FM departmanından sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve getirilmesi ve tüm operasyonu yönetmesi, ... Projesi’nin en esaslı koşullarından biri olup tüm bu operasyonun en yetkili kişisi olması öngörülen ...’un iş sözleşmesine son verilmiş olması ile müvekkili şirketin fiilen ... Projesi kapsamındaki yükümlülüklerini ifa etme olanağının ortadan kalktığını, bu fesih ile ... Danışmanlık Sözleşmesi’nin davalı şirket tarafından ifa edilme amacı olmadığının açıkça ortaya koyulduğunu, Davalı şirketin, müvekkili portföyünü, çalışanlarını ve know-how’ını kendi uhdesine taşıdıktan sonra, müvekkilini ve ortaklarını yok sayarak piyasadan silinmeleri için bu sözleşmenin ayakta kaldığı süre boyunca sözleşmeyi imzalamamak suretiyle yarattığı bu belirsizlik durumunu her türlü bahane ile sürdürdüğünü, en başından beri kötü niyetle hareket ettiğini, müvekkilini FM piyasasından silme ve diğer lider lojistik firmaları ile anlaşmasının önüne geçme niyetini gizleyerek, müvekkili nezdinde iyi bir işbirliği yapılmış intibaı yarattığını fakat esasen müvekkiline bir daha bu piyasada var olamayacak şekilde büyük bir zarar verdiğini, özetlenen tüm koşulların müvekkili şirketin edimlerinin ifasını imkansız kılarak sözleşmeye devamı çekilmez hale getirdiğini, dolayısıyla sözleşme ilişkisinin feshi için haklı sebep arz ettiğini, bu kapsamda 08/01/2018 tarihinde müvekkil şirketin sözleşmeyi haklı nedenle feshettiğini beyanla;-Davalının ... Danışmanlık Sözleşmesi ilişkisi ve ... Projesi kapsamında yükümlülüklerini ifa etmemesinden doğan müvekkili şirketin tüm zararlarından sorumlu olduğunun tespitine ve bu çerçevede ... Danışmanlık Sözleşmesinin imzalanamaması nedeniyle müvekkili şirketin mahrum kalınan karına istinaden ve fazlaya ilişkin tüm dava ve talep hakları saklı kalmak kaydıyla:a-Aylık Danışmanlık Hizmet Bedeli olarak şimdilik 250.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek olan avans faizi ile, b-Hedefler ve Performansa Dayalı Hizmet Bedeli alacağı olarak şimdilik 25.000,00 USD'nin dava tarihinden itibaren 3095 sayılı yasanın 4/a maddesi uyarınca işleyecek faizi ile, c-3.5 Milyon USD EBITDA Hedefini Aşan Miktar İçin Performansa Dayalı Hizmet Bedeli alacağı olarak şimdilik 25.000,00 USD'nin dava tarihinden itibaren 3095 sayılı yasanın 4/a maddesi uyarınca işleyecek faizi ile, ç-Taahhüt Ödemesi bedeli karşılığı olarak şimdilik 5.000,00 USD'nin dava tarihinden itibaren 3095 sayılı yasanın 4/a maddesi uyarınca işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesini talep ve dava etmiştir. <br>CEVAP Davalı vekili dava dilekçesinde özetle;  ... \"zarar etmesi\" sebebiyle Türkiye pazarından çekilme kararı aldığını, ... tasfiye olması üzerine davacı şirket ortaklarının ekipleri ile açıkta/boşta kaldığını ve çalışma hayatına devam edebilmek için marka gücü yüksek çeşitli lojistik şirketleri ile görüşmeye başladığını, ilgili tarihlerde müvekkil şirketin ana faaliyet konusu olan havayolu ve denizyolu uluslararası taşımacılık konusunda daha da gelişmek ve büyüme hedefinde olması nedeniyle bir \"Deniz ve Havayolu Başkan Yardımcısı\" istihdam etme yönünde çalışmaları bulunduğunu, bu dönemde ... tasfiyesi nedeniyle iş akdi feshedilen ve çalışma hayatını sürdürmek isteyen bu nedenle marka gücü yüksek freight forwarding firması arayan davacı şirket ortağı/yetkilisi  ... ile müvekkil şirket Genel Müdürü ... arasında görüşmeler başladığını, ...'un müvekkiline çeşitli taahhütlerde bulunarak şirketin karlılığını yüksek oranda artıracağını ileri sürdüğünü ve kendisi ile beraber kardeşi ...  başta olmak üzere akraba ve yakın arkadaş grubundan oluşan73 kişinin müvekkili şirkette istihdam edilmesini istediğini ve bu konuda müvekkilini ikna ettiğini, görüşmeler sonucunda müvekkilinin ...'un sektördeki tecrübesine ve beyan ettiği ticari taahhütlerine güvenerek \"Deniz ve Havayolu Başkan Yardımcısı\" pozisyonunda ...'un istihdam edilmesinin kararlaştırıldığını, ...  ayrıca müvekkil şirkete taahhüt ettiği bu ticari koşulları yerine getirmesi ve bunun neticesinde müvekkili şirketi taahhüt ettiği karlılık seviyesine ulaştırması karşılığında müvekkili şirketten kendisi ve kardeşi adına ekstra prim ve ödeme talepleri olduğunu, bu sebeple müvekkili şirket ile davacı arasında \"Ticari Danışmanlık Sözleşmesi\" imzalanması konusunda karşılıklı ön mutabakat oluştuğunu, bu danışmanlık sözleşmesinin müvekkili şirket ile ... arasında imzalanmasındaki amacın iş kanununda işçiyi koruyan ve oldukça dar yorumlanan rekabet etmeme ve ceza-i şart hükümlerinden kaçınmak olduğunu, ... ile müvekkil şirket arasında imzalanması düşünülen \"Ticari Danışmanlık Sözleşmesi\" ...  ve kardeşi  ... dahil olmak üzere ... kötü niyetli davranışları/eylemleri ve haksız gelir elde etme çabaları sebebiyle kurulamadığını ve hiçbir zaman karşılıklı olarak imzalanamadığını,  taraflar arasında kurulmuş ve karşılıkllı imzalanmış herhangi bir danışmanlık sözleşmesi bulunmadığını, bu nedenle sözleşmeye dayalı hiçbir hak ve alacak talebinde bulunulması da hukuken mümkün olmadığını,  taraf iradelerinin birbirine uygun şekilde ve tüm objektif ve sübjektif esaslı noktaları içerecek şekilde birleşmemesi sebebiyle sözleşmenin kurulmuş sayılamayacağını, tarafların üzerinde durdukları, tartışma ve müzakere konusu yaptıkları özellikle cezai şart ve ödeme vadesi hükümlerinde anlaşamadıklarının ve mutabık kalamadıklarının davacının da beyanı ile sabit olduğunu, davacı ...'nin kurulduğunu iddia ettiği sözleşmeyi feshetme hususunda haklı bir gerekçesi bulunmadığını, davacı tarafından ifa edilen herhangi bir hizmet dahi bulunmadığını, davacı ... tarafından iddia edilen sözleşmenin ifa edildiğine yönelik herhangi somut, net bir bilgi ve belge dosyaya sunulmadığını, müvekkili şirket nezdinde yaratıldığı iddia edilen faydanın aksine müvekkili şirketin zarara uğratıldığını, müvekkili şirketin 2015, 2016 yıllarında sürekli olarak kar eden bir şirket iken  davacı şirket ortaklarının ve ekibinin istihdam edildiği Temmuz 2017'den itibaren her ay zarara uğradığını, sürekli maliyet kalemi artan ve bu doğrultuda zarar eden bir şirket konumuna düştüğünü beyanla haksız ve hukuka aykırı alacak davasının esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir.  <br>İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI Mahkemece; \"Dava; davacı ile davalı arasında kurulması planlandığı iddia edilen işbirliği kararı çerçevesinde 5 yıl süreli Ticari İşbirliği ve Danışmalık Tedarik Hizmet Sözleşmesinin imzalanmasının tasarlandığı ve bu konudaki anlaşmanın taraflar arasındaki yazışmalar ve ihtarlardan anlaşılacağı üzere kurulmuş sayılması gerektiği iddiasıyla, ilerleyen süreçte davalı tarafından sözlü sözleşmenin şartlarının kabulü mümkün olmayacak şekilde davalı tarafından ağırlaştırıldığı ve davalının sözleşmeyi gereği gibi ifa etmediği iddialarıyla ve sözleşmenin ikinci noktaları müzakere edilirken fiilen verildiği iddia edilen hizmet karşılığı düzenlenen faturanın iade edildiği, davalının kendi istediği koşullarda sözleşmenin imzalanması konusunda baskı yaptığı iddiaları, davacı şirket ortaklarının davalı ile olan iş akitlerinin feshedildiği iddiaları, davalının davacı şirketin portföyünü kullandığı ve davacının sözleşmenin ifa edilmemiş olması nedeniyle maddi zarara uğradığı iddialarıyla 5 yıllık kar kaybı, aylık danışmanlık hizmet bedeli, hedef ve performansa bağlı hizmet bedeli, taahhüt ödemesi bedeli karşılığının davalıdan tahsili talebine ilişkin olup,Uyuşmazlık; sözleşmenin kurulmuş sayılıp sayılmayacağı, karşılıklı edim yükümlülüğü doğurup doğurmadığı, sözleşmenin imzalanmamasının sebebi ve bunun karşılıklı yükümlülük doğurup doğurmayacağı, tarafların danışmanlık sözleşmesi ile ilgili mutabakat sağlamamış olmalarının sonuçları ve davacının iddia ettiği zararların oluşup oluşmadığı, oluşmuş ise miktarı ve davalıdan talep edip edemeyeceği noktalarında toplanmaktadır.Tarafların ticari defter ve kayıtları üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmıştır.Davalı firmanın uluslararası taşımacılık alanında faaliyet gösteren, çok uluslu bir yapıya sahip, taşımacılık alanında fiili taşıyıcı olmak yanında, taşıma işleri komisyonculuğu ile de iştigal ettiği, kara taşımacılığı yanı sıra hava taşımacılığı yaptığı anlaşılmaktadır. Dosyaya atanan uzman bilirkişi heyeti görüşünde; uluslararası taşımacılıkta her bir taşıma için taşıtıcıların teklif toplamalarının genel bir teammül olduğunu, sektör uygulamasında taşıma öncesi, taşıtıcı firmalar özellikle freight forwarder aracılığı ile taşıma için fiyat talep ettiklerini ve uygun buldukları firmaya taşıma işini yaptırdıklarını, sektörde çalışan firmaların orta dönemli özel anlaşmaları olmadığı durumlarda müşterilerinin sürekliliğinin ancak sunabildikleri fayda ve fiyat avantajları oranında olduğunu, uluslararası taşımacılıkta rekabetin yoğunluğu ve farklı tekniklere ulaşma kolaylığı nedeniyle herhangi bir taşıma şirketinin yada taşıma şirketi çalışanının portföyünün söz konusu olamayacağını, sektörde verilen hizmetin niteliğinin sadece  teklif veren personele bağlı olmaması sebebiyle teklif alanın bir aidiyetinin söz konusu olmadığını, bu açıdan davacının kendisine ait olduğunu iddia ettiği bir portföyünün olamayacağını, bu durumun istisnasının uluslararası taşıma hizmeti almak isteyen bir firma ile 6-12 ay geçerli ve limitleri önceden belirlenmiş bir anlaşma söz konusu olursa böyle bir anlaşmanın varlığı halinde kesin olmamakla birlikte dava dışı bu müşteri için davacının portföyü tabirinin kullanılabileceğini ancak dava dosyasına sunulan belgeler ve yerinde yapmış oldukları inceleme sırasında bilirkişi heyetine sunulan belgelerde davacı firmanın da dahil olduğu davalı firma ile dava dışı hizmet alanlar arasında bu yönde yapılmış bir anlaşmaya rastlanmadığı bu nedenle davacının portföyünün kullanıldığı iddialarının ispatlanamadığı belirtilmiştir.Taraflar arasında danışmanlık anlaşması konusunda müzakerelerin yapıldığı sabit olmakla beraber müzakereler süresince bizatihi davacı firma tarafından danışmanlık kapsamında nitelendirilebilecek bir hizmetin verildiğine dair somut bir delile rastlanmamıştır.Taraflara arasında sözleşme görüşmeleri yapıldığı ancak tarafların anlaşmaya varamadıkları ve bu nedenle de sözleşmenin kurulmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca davalı tarafın böyle bir sözleşmenin taraflar arasında akdedileceği hususunda davacı nezdinde haklı bir güven uyandırıp sonrasında bu güven ile bağdaşmayan davranışlarda bulunduğuna dair bir delile rastlanmamıştır. Aksi kabul edilse dahi bu durumda davacı tarafından davalıdan sadece bu sözleşmenin akdedileceğine güvenerek haklı olarak yapmış olduğu masraflar ile sözleşmenin akdedileceğine güvendiği için elverişli başka sözleşme akdetme fırsatlarını kaçırmış olması nedeniyle uğramış olduğu menfi zararını talep edebileceği ancak böyle bir zararın oluştuğuna dair dosyaya herhangi bir delil de sunmadığı\" gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.<br>İSTİNAF SEBEPLERİ Davacı vekili yasal süre içerisinde sunmuş olduğu istinaf dilekçesinde özetle; gerekçeli kararda iddialarının yanıtlanmadığını, bilirkişi raporuna atıfla yetinildiğini, bilirkişi raporunun eksik ve hatalı inceleme ile oluşturulduğunu, mahkemece kurulmadığı kabul edilen sözleşmede hangi esaslı unsurlarda anlaşılamadığına dair açıklama yapılmadığını, dosyaya sunulan davalı şirket Genel Müdürüne ait (anlaşma sağlandığını ikrar eden) mail yazışmaları ve beyan dilekçelerinin ve müvekkilinin sözleşme kapsamında edimlerini yerine getirmiş olmasının değerlendirilmediğini, gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğini, bu durumun HMK 297, AİHS 6, Anayasanın 36 ve 141.maddelerine aykırı olduğunu, bilirkişiler görevlendirme konusuna aykırı hareket etmelerine rağmen hazırladıkları eksik ve hatalı raporun hükme esas alındığını, raporda beyanlarının değerlendirilmediğini, mahkemenin görevlendirdiği konularda mali inceleme yapılmadığını, mali bilirkişinin asli görevi portföy devrinin gerçekleşip gerçekleşmediği ve müvekkilinin iddia etmiş olduğu zarar miktarını hesaplamakken bu incelemelerin yapılmadığını, görevlendirme konusu ile ilgisi bulunmaksızın davacı ve davalının gelir  gider durumunun tespit edildiğini, Mahkemenin hükmüne esas alarak gerekçesinde yer verdiği bilirkişi raporunda \"uluslararası taşımacılıkta taşıma şirketinin ya da taşıma şirketi çalışanının portföyü olmayacağı\" tespitine yer verilmiş ise de sözleşme serbestisi uyarınca tarafların mutlak emredici düzenlemelere aykırı olmaması koşuluyla sözleşmedeki taraf edimlerini serbestçe belirleyebildiklerini,  dava konusu sözleşmede müvekkiline yüklenen edimlerden birinin de müşteri portföyünü devretmek olduğunu, taraflar arasında borç olarak yüklenen bir sözleşmesel yükümlülüğün mümkün olup olmadığının değerlendirilmesi, dosya kapsamına uygun düşmemekle birlikte hatalı tespit yapıldığını, dosya kapsamında bilirkişiler ve mahkeme tarafından sözleşmede kararlaştırılan edimin (portföy devri) yerine getirilip getirilmediğinin araştırılması gerekirken bu husus dikkate alınmaksızın \"sektörde portföy devri mümkün olamayacağı\" yönündeki tespitle yetinilmesi dosya kapsamına uygun düşmeyeceğinden usul ve yasaya aykırı karar verildiğini, taraflar arasındaki sözleşmenin esaslı unsurları müvekkilin portföy devri, iş sözleşmelerinin devri ve bu edimler karşılığında davalı tarafından ödenecek bedeller olup tarafların esaslı unsurlarda anlaşmış olması sebebiyle sözleşme ilişkisinin kurulduğunu, müvekkilinin portföy devrini gerçekleştirdiğine ilişkin bilirkişiler inceleme yapmasa da İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2019/892 Esas sayılı dosyasında davalı tanığı olarak dinlenen ve davalı şirkette Mali İşlerden Sorumlu Genel Müdür olan ...  \"... işlerinin bir kısmıyla birlikte çalışanlarının bir kısmının davalı şirkete devrolduğunu, şu anda da hem bu işlerin devam ettiğini hem de çalışanların hala davalı bünyesinde çalışmaya devam ettiğini\" belirttiğini, tanık ifadelerinde her ne kadar ... olarak adlandırılmışsa da müvekkili davalı firma ile anlaşmasından önce ... firması ile benzer bir anlaşma yapması sebebiyle müşteriler ile çalışanların ... firmasına ait sanıldığı için bu yönde beyanda bulunduğunu, yani portföy devri ve çalışanların devrinin gerçekleştiğinin ve bu devirlerden davalı şirketin günümüz itibarıyla da yararlanmaya devam ettiğinin sübut bulduğunu, müvekkilinin edimlerinin yanı sıra davalının edimleri konusunda da anlaşmaya varıldığını ve sözleşme kapsamında ödenecek ücretlere ilişkin mutabakat sağlandığını, bizzat davalı şirket Genel Müdürü  ... tarafından 21/06/2017 tarihinde sözleşme taslağı müvekkili şirket yetkilisi ...  gönderilerek müvekkilinin icaba davet edildiğini, bunun üzerine karşılıklı yapılan yazışmalar neticesinde ... tarafından 27/06/2017 tarihinde davalı şirket yöneticilerine gönderilen mailde \"... ile anlaşmaya vardıklarını, 80 kişilik bir ekibin 1 Temmuzdan sonra ... bünyesine geçeceği\" hususunun beyan edildiğini,  taraflar arasındaki sözleşmenin \"sürekli edimli sözleşme\" olması sebebiyle haklı sebeple sonlandıran müvekkilinin müspet zararının kabulü gerektiğini, Bilirkişi raporunda yapılan tespit uyarınca yerel mahkeme, sözleşmenin kurulmamış olması sebebiyle ancak menfi zararın talep edilebileceği ve bu kapsamda herhangi bir zararın bulunmadığı gerekçesine yer verilmiş ise de taraflar arasındaki sözleşmenin sürekli edimli bir sözleşme olup sürekli edimli sözleşmelerde borçlunun temerrüdü halinde sözleşmeden dönme değil, sözleşmenin feshinin söz konusu olduğunu, alacaklının borçlunun temerrüdü sebebiyle sözleşmeyi feshetmesi halinde TBK m.126 uyarınca alacaklının olumlu (müspet) zararını talep edebileceğini, müvekkilinin ifasına başladığı sözleşme kapsamında davalıya kesmiş olduğu faturaların davalı tarafından iade edildiğini ardından müvekkili şirket ortağı  ... iş akdinin feshedildiğini, davalının bu eylemleri nedeniyle seçimlik hakların kullanılması için süre verilmesinin etkisiz olacağı anlaşıldığından sözleşme müvekkili tarafından feshedilerek müspet zararını talep edildiğini, taraflar arasında uzlaşmaya varılan ve dosyada mevcut sözleşme metninden de anlaşılacağı üzere fesih tarihine kadar geçen sürece ilişkin müvekkilinin aylık 70.000 TL + KDV ve taahhüt bedeli olarak 400.000 USD + KDVye hak kazandığını, davalının kusuru neticesinde sözleşmenin feshedilmesi sebebiyle de bu hak edişine ek olarak sözleşme süresinin sonuna kadar mahrum kaldığı kara ilişkin olarak aylık 70.000 TL + KDV alacak üzerinden hesaplama yapılması gerektiğini, TBK m.175te; şarta bağlı sözleşmelerde, şartın gerçekleşmesine taraflardan birinin engel olması halinde şartın gerçekleşmiş sayılacağı düzenlenmekle sözleşmede EBITDA miktarı üzerinden şarta bağlı kararlaştırılan 200.000 USD + KDV ve 500.000 USD + KDV bedellerinin de müspet zarar altında hüküm altına alınması gerektiğini, Dava maddi tazminat talebine ilişkin olduğundan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13. Maddesine eklenen 3. ve 4. Fıkraları gereği maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken nispi vekalet ücreti takdirinin hatalı olduğunu beyan ederek kararın kaldırılmasını talep etmiştir.  <br>DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE İstinaf kanun yolu başvurusuna konu edilen karar hakkında inceleme; 6100 sayılı HMK'nın 355.maddesi uyarınca istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılmış, kamu düzenine aykırılık olup olmadığı ise re'sen gözetilmiş ayrıca HMK'nın 357. maddesindeki \"İlk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunma istinafta dinlenemez ve istinafta yeni delillere dayanılamaz\" kuralı nazara alınmıştır. Dava, taraflar arasında hizmet sözleşmesi kurulmuş olmasına rağmen, davalı tarafın akde aykırı davranışları nedeniyle sözleşmenin davacı tarafça haklı nedenle feshedildiği iddiasıyla mahrum kalınan karın (sözleşme bedellerinin) tahsili istemine ilişkindir. Davacı taraf; taraflar arasında sözleşme görüşmeleri başlandıktan sonra sözleşmenin easaslı noktalarında anlaşma sağlanmasına rağmen tali noktalarda anlaşmazlık olması sebebiyle sözleşme metni üzerinde görüşmelerin devam ettiğini ancak temel hususlarda anlaşmaya varılması sebebiyle davacı şirket tarafından 01/07/2017 tarihinden itibaren davalı şirkete hizmet verilmeye başlandığını, yani sözleşmenin fiili olarak bu tarihte kurulduğunu ancak ilerleyen süreçte davalının kabul edilmez talepleri nedeniyle sözleşmenin imzalanamadığını, davalı şirketin davranışlarının, davacı şirket edimlerini imkansız hale getirdiğini ve haklı fesih koşullarının oluştuğunu, bu nedenle sözleşmenin 08/01/2018 tarihinde haklı nedenle feshedildiğinı ileri sürerek mahrum kalınan kar alacağına istinaden; aylık danışmanlık hizmet bedeli, hedefler ve performansa dayalı hizmet bedeli, 3.5 milyon USD EBITDA hedefini aşan miktar için performansa dayalı hizmet bedeli, taahhüt ödemesi şeklinde talep kalemlerinin davalıdan tahsilini istemiştir. Davalı taraf ise; taraflar arasında \"Ticari Danışmanlık Sözleşmesi\" imzalanması konusunda karşılıklı ön mutabakat oluştuğunu fakat davacı şirket ile yetkililerinin kötü niyetli davranışları/eylemleri ve haksız gelir elde etme çabaları sebebiyle sözeşmenin kurulamadığını ve hiçbir zaman karşılıklı olarak imzalanamadığını, davacının bu nedenle sözleşmeden kaynaklı herhangi bir alacak talep edemeyeceğini savunarak, davanın reddini talep etmiştir. Hukuki MütalaaDavalı tarafça sunulan ve Prof. Dr. ... tarafından hazırlanan hukuki mütalaada sonuç olarak;\"1) Taraflar arasında herhangi bir sözleşmenin kurulmamış olduğu, zira tarafların iradelerinin TBK m.l uyarınca kurulacak sözleşmenin objektif ve sübjektif tüm esaslı noktalarını kapsayan bir uyuşum göstermediği,2) Kaldı ki bir an için tasarıda irade uyuşumu olduğu varsayılsa bile, tarafların karşılıklı beyanlarından ve ihtarname metinlerinden sözleşmenin kurulmasını TBK m.17 uyarınca iradi yazılı şekil şartına bağladıklarının anlaşıldığı ve bu şeklin TBK m.15,16'da belirtilen ortak imza unsurunun gerçekleşmediği için sözleşmenin bu kez şekle aykırılıktan dolayı geçersiz sayılacağı, 3) Güven teorisi çerçevesinde taraflar arasında rızai ifa ile kurulmuş bir sözleşmeden de bahsedilemeyeceği, zira baştan beri teati edilen mesaj ve ihtarnamelerden, BBT'nin 5 yıl geçerli bir sözleşmenin kurulduğu hususunda haklı bir güven ve inanç duymuş olamayacağı, 4) Bütün bunlara rağmen, bir an için taraflar arasında bir sözleşme ilişkisinin kurulduğu varsayılırsa; bu kez de ... bu sözleşmeyi 08/01/2018 tarihli fesih beyanının haksız fesih oluşturduğu; gerek Yargıtay içtihatları, gerek uygulanacak yasa hükümleri ve gerekse bizzat BBT'nin sunduğu sözleşme taslak metni karşısında, bu haksız fesih sonucu ... herhangi bir tazmin yükümün altına girmeyip tersine BBT'nin ...'nın bundan kaynaklanan tüm olumlu zararlarını tazmin yükümü altına girdiği  hususlarında\" görüş bildirilmiştir.Bilirkişi raporuSMMM Ekonomist Bağımsız Denetçi ..., Öğr.Gör.Uzm. Ekonomist Uluslararası Taşımacılık Uzmanı Mütteki ... ve Hukukçu Prof. Dr. ... tarafından düzenlenen raporda; \"V-ULUSLARARASI TAŞIMACILIK AÇISINDAN DEĞERLENDİRME Davalı firmanın Uluslararası taşımacılık alanında faaliyet gösterdiği, çok uluslu bir yapıya sahip olduğu, taşımacılık alanında fiili taşıyıcı olmanın yanı sıra, taşıma işleri komisyonculuğu (freight forwarder) işi ile de iştigal ettiği, kara taşımacılığı yanı sıra, hava taşımacılığı yaptığı da tespit edilmiştir.Uluslararası Taşımacılıkta, her bir taşıma için taşıtıcıların teklif toplamaları genel bir teamüldür. Sektör uygulamasında, taşıma öncesi, taşıtıcı firmalar, özellikle de freight forwarder (Taşıma işleri Komisyoncusu anlamında olup, İngilizce olmasına rağmen sektörde yaygın kullanım bulan isimlendirme olduğu için tercih edilmiştir. Ayrıca 6102 sayılı TTK Taşıma işleri kitabının Altıncı Kısmında Md. 917 ile tanımlanmıştır.) aracılığı ile taşıma için fiyat talep eder ve uygun buldukları firmaya taşıma işini yaptırırlar. Sektörde çalışan firmaların orta dönemli (1 yıl süreli) özel anlaşmaları olmadığı durumlarda, müşterilerinin sürekliliği ancak sunabildikleri fayda ve fiyat avantajları oranında süreklilik arz etmektedir. Daha açık bir ifade ile somut bir örnek verme gerekirse; hava yolu ile yükünü taşıtmak isteyen bir firma hem bizzat taşıyıcı hava yolundan hem de bu konuda hizmet veren firmalardan taşıtmak istediği yük hakkındaki detay bilgileri vermek suretiyle, teklif toplar. Bu teklifler genelde firmalara göre farklılık gösterir. Pazarlık sürecinin sonucunda, avantajlı teklifi veren firma ile taşıma sözleşmesi kurulur ve taşıma işi gerçekleştirilir. Uluslararası taşımacılıkta rekabetin yoğunluğu ve farklı tekliflere ulaşma kolaylığı nedeniyle, herhangi bir taşıma şirketinin ya da taşıma şirketi çalışanının portföyü söz konusu değildir. Sektörde verilen hizmetin niteliği sadece teklif veren personele bağ olmadığı için, teklif alanın bir aidiyeti söz konusu değildir. Sektör bir kuaför dükkanı olmadığı gibi, hizmet sunan çalışanlar da kişisel yeteneklerinin müşteriyi bağladığı berberlik sanatını icra edenler gibi değildir. Bu açıdan davacının kendisine ait olduğunu iddia ettiği bir portföyün varlığı tartışmalıdır. Bir an için böyle bir portföyün varlığı kabul edilse, hizmet alan pozisyonunda olan taşıyıcıların taşıma işlerini sadece bağlı oldukları portföy sahibi tarafından yerine getirildiğini kabul etmek gerekecektir. Oysa hizmet alan açısından bu hizmete erişmek için daha önce hizmet aldığı kişiden hizmet almaya devam etmesinin tek koşulu her türlü avantajının devam etmesi olacaktır ki bu da değişken bir durumdur.Elbette bu durumun bir istisnası da mevcuttur. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, uluslararası taşıma hizmeti almak isteyen bir firma ile 6-12 ay arası geçerli ve limitleri önceden belirlenmiş bir anlaşma söz konusu olabilir. Ancak dava dosyası ve yerinde incelmelerimiz sırasında heyetimize sunulan belgelerde davacı firmanın da dahil olduğu davalı firma ile dava dışı hizmet alanlar arasında bu yönde yapılmış bir anlaşmaya rastlanmamıştır. Böyle bir anlaşmanın varlığı halinde, kesin olmamakla birlikte dava dışı bu müşteri için davacının portföyü tabiri kullanılabilir. Ancak böyle bir duruma rastlanılmamıştır.Hiç kuşkusuz her sektörde olduğu gibi bizatihi pazarlama kısmında çalışan kişilerin çalışma hayatları boyunca oluşturdukları bir ilişki birikimi mevcuttur, ancak verilen hizmet yukarıda anlattığımız gibi bu kişi ile kaim olmadığı için, portföy olarak nitelendirilemeyecektir. Davalı şirketin kendisine ait olduğunu iddia ettiği personeli kiralamış olsa dahi, bu kişilerin satış ve iş yapabilmeleri asıl hizmeti üreten firmanın verebilecekleri ile sınırlı olacaktır. Verilen tekliflere etki eden temel maliyetleri belirleyen taşımacılık yapan (burada davalı) firmanın becerileridir. Pazarlama yapan ise elbette bunu pazarlayacak ve karşılığında da ücretini alacaktır. Ancak burada bir know-how'dan bahsedebilmek mümkün değildir.Davacı iddia ettiği gibi bir portföye ve değeri olan bir know-how'a sahip olmuş olsaydı, bahsettiği portföy de kendisi ile birlikte hareket etmesi gerekecek ve davalı ile anlaşamadığı noktada portföyünü çekecekti. Ancak böyle bir durum söz konusu olmamıştır. Davacının portföy diye bahsetmiş olduğu müşteriler ise kendi firmasına değil, daha önce yönetici olarak çalışmış olduğu dava dışı Toll firmasının müşterileri olup, aynı müşterilere davalı firmanın da Toll'un faaliyetine devam etmiş olduğu görülmüştür.Davacı tarafından uluslararası taşımacılık sektöründe, sektörün önde gelen firmalarının bilip de uygulamadığı ve yalnızca davacı tarafa ait bir yöntemin varlığı ve böyle bir yöntemin davalı firma danışmanlık şeklinde aktarıldığına dair bir karineye dosya kapsamında rastlanılmamıştır. Dosya kapsamında taraflar arasında danışmanlık anlaşması konusunda müzakerelerin yapıldığı sabit olmakla beraber müzakereler süresince bizatihi davacı firma tarafından danışmanlık kapsamında nitelendirilebilecek bir hizmetin verildiğine dair somut bir delile rastlanmamıştır.Sonuç itibarı ile, davacı tarafından verildiği iddia edilen hizmete dair somut bir delil olmadığı için, davalının faaliyet karına, davacının katkısının olduğunu söylemek mümkün olamayacağı görüşüne ulaşılmıştır.<br>VI- UYUŞMAZLIĞIN DEĞERLENDİRİLMESİ 1) Dava konusu uyuşmazlık esas itibariyle; davacı ile davalı arasında, \"davacı tarafından davalıya verilecek hizmetler ve danışmanlık neticesinde davalının uluslararası hava ve deniz taşımacılığı alanında hacminin geliştirilmesi, davalıya yeni müşteriler kazandırılması, davalının eski müşterilerinin bir arada oluşturacağı portföyün yönetilmesi ve tüm bu konularda davacı ile davalı arasındaki işbirliğini kurulmasını” konu edinen bir sözleşmenin sözlü olarak akdedilip akdedilmediği; davacının böyle bir sözleşmenin taraflar arasında akdedileceği hususunda davalı nezdinde haklı bir güven uyandırdıktan sonra, bu güven ile bağdaşmayan davranışlarda bulunmak suretiyle (dürüstlük kuralı ile bağdaşmaya şekilde) bu sözleşmeyi akdetmekten kaçınıp kaçınmadığı hususlarına ilişkindir.2) Taraf beyanları ve dava dosyası içeriği incelendiğinde; -Davacı ile davalı arasında, yukarıda sözü edilen konuya ilişkin bir sözleşmenin yazılı olarak akdedilmesi için sözleşme görüşmeleri yapıldığı, fakat bu görüşmeler neticesinde tarafların anlaşmaya varamadıkları (tarafların sözleşmenin objektif ve sübjektif esaslı noktaları üzerinde uyuşamadığı) ve bu nedenle de sözleşmenin akdedilmediği (kurulmadığı) kanaatine varılmaktadır.-Yine, davacının böyle bir sözleşmenin taraflar arasında akdedileceği hususunda davalı nezdinde haklı bir güven uyandırıp sonrasında bu güven ile bağdaşmayan davranışlarda bulunmak suretiyle (dürüstlük kuralı ile bağdaşmayan şekilde) bu sözleşmeyi akdetmekten kaçındığı yönünde bir kanaate de ulaşılamamaktadır.Kaldı ki bir an için, davacının davalı nezdinde, sözleşmenin akdedileceği husunda haklı bir güven (inanç) uyandırdıktan sonra, bu güven ile bağdaşmayan davranışlarda bulunmak suretiyle sözleşmeyi akdetmekten kaçındığı ve dolayısıyla da çelişkili davranışta (dürüstlük kuralı ile bağdaşmayan davranışta) bulunduğu farz edilse bile; bu durumda, davacı davalıdan sadece, menfi zararlarının tazminini (yani bu sözleşmenin akdedileceğine güvenerek haklı olarak yapmış olduğu masraflar ile bu sözleşmenin akdedileceğine güvendiği için elverişli başka sözleşme akdetme fırsatlarını kaçırmış olması nedeniyle uğramış olduğu zararın tazminini) talebe hak kazanacaktır; yoksa müsbet zararlarının (yani sözleşmenin taraflar arasında uygulanmamış olması nedeniyle mahrum kalmış olduğu kazançların) tazminini talebe hak kazanamayacaktır. Ne var ki davacı bu davada, sözleşmenin uygulanmamış olması nedeniyle mahrum kalmış olduğu kazançların (yani sözleşmenin ifa edilmesi halinde elde edecek olduğu kazançların) tazminini talep etmiştir. Bu nedenle, bir an için davacının davalı nezdinde, sözleşmenin akdedileceği hususunda haklı bir güven (inanç) uyandırdıktan sonra bu güven ile bağdaşmayan davranışlarda bulunmak suretiyle sözleşmeyi akdetmekten kaçındığı farz edilse bile; davacının bu davadaki tazminat talebi (yani kar mahrumiyetinin tazminine yönelik talebi) kanaatimizce haklı görülemeyecektir. Davacı, yukarıda açıkladığımız gibi menfi zararlara uğradığını ispata yönelik herhangi bir delil sunmamış olduğundan (ve kaldı ki menfi zararlarının tazminini de talep etmemiş olduğundan) menfi zararlarının tazminini de talebe hak kazanamayacaktır.-Ayrıca belirtelim ki, taraflar arasındaki sözleşme akdedilmemiş olduğu halde davacı tarafından davalıya, davacının iddia ettiği gibi danışmanlık hizmetleri verildiği hususu da dava dosyası içeriğinden kanaatimizce anlaşılmamaktadır. Bu nedenle, davacının davalıdan herhangi bir danışmanlık hizmeti alacağına hak kazandığı yönünde bir kanaate de ulaşılamamaktadır.\" şeklinde kanaat bildirilmiştir. İnceleme ve değerlendirme;Somut olayda uyuşmazlık; taraflar arasında sözleşme ilişkisinin kurulup kurulmadığı noktasında toplanmaktadır. Tarafların belirli bir hukuki sonuca, yani bir hakkı veya hukuki ilişkiyi kurmaya, değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarından oluşan iki veya çok taraflı hukuki işleme sözleşme denir. Bu tanıma uygun olarak, bir sözleşmenin kurulabilmesi, meydana gelip hukuki sonuç doğurabilmesi için bazı unsurların mevcut olması gerekir. Bu unsurlar genel olarak (i) sözleşmenin tarafları, (ii) birbirine uygun ve (iii) karşılıklı irade açıklamalarıdır (Prof. Dr. Fikret Eren, Dr. Ünsal Dönmez, Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt I, s.314). 6098 sayılı TBK'nın 1.maddesinde de tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamaları ile sözleşmenin kurulacağı, bu irade açıklamasının açık veya örtülü olabileceği belirtilmiştir. İrade beyanının karşılıklı olması her iki tarafın beyanlarının aynı neticeyi doğurmak maksadıyla birbirine yöneltilmesi demektir ve bir sözleşmenin kurulması için gerekli karşılıklı irade beyanlarından zaman itibariyle önce yapılana \"icap\" ya da Türk Borçlar Kanunu'ndaki kullanımıyla \"öneri\" denir. Ancak her sözleşme yapma çağrısı icap sayılmaz; bir irade beyanının icap sayılabilmesi için bu yöne ilişkin irade beyanının karşı tarafa yöneltilmiş olması, sözleşmenin bütün esaslı unsurlarını kapsaması gerektiği gibi beyanda bulunanın da icabıyla bağlı kalmak niyetinde olması şarttır (Uygur, Turgut, Açıklamalı ve İçtihatlı Borçlar Kanunu Genel Hükümler, I. Cilt, Ankara 1990, s.2). Sözleşmenin kurulması için gerekli unsurları içermeyen veya bu unsurları içermekle birlikte teklifte bulunanın kendisini önerisi ile bağlamadığı durumlarda karşımıza çıkan teklif ise \"icaba davet\"tir. İcap (ve icaba davet) muhataba varması gerekli bir irade beyanı olarak tanımlansa da bu tanımı çok dar yorumlamak doğru olmayacaktır. Örneğin, özel bir muhatap belirlenmeden icabın umuma yapılması mümkündür ve bu durumda icabı kabule herkes yetkili olacaktır, ki bunlara \"aleni icap\" ismi verilmektedir. TBK'nın 8/2. maddesinde de (BK m. 7/3) bu hüküm kendine yer bulmakta ve kanun aleni icabın geçerliliğini belirtmektedir. Buna göre \"Fiyatını göstererek mal sergilenmesi veya tarife, fiyat listesi ya da benzerlerinin gönderilmesi, aksi açıkça ve kolaylıkla anlaşılmadıkça öneri sayılır\". İki taraf karşılıklı ve birbirine uygun surette iradelerini beyan ettiği ve sözleşmenin esaslı unsurları üzerinde anlaştıkları takdirde sözleşme tamamlanır ve taraflar kararlaştırdıkları şekilde edimlerini gereği gibi ifa borcu altına girerler.Tarafların irade beyanları birbirine uygun olmalıdır. İrade beyanlarının uygunluğundan amaç ya gerçek, tabii iradelerin fiili olarak ya da beyanların anlam (içerik) itibariyle uygun olmasıdır (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt I, s.373). Uygunluk sözleşmenin kurucu unsurları arasında yer alır (s.374). Taraflar, birbirine uygun irade beyanlarıyla bir yandan sözleşmeyi kurarken, diğer yandan da sözleşmenin içeriğini tespit ederler. Dolayısıyla, irade beyanlarının birbirine uygunluğu, sözleşmenin objektif ve sübjektif bütün esaslı noktalarını içermelidir (s.377). Sözleşmenin objektif esaslı noktaları, sözleşmenin tip ve türünü belirleyen, onun asgari içeriğini oluşturan noktalardır. Bu noktalar, kanunda düzenlenmiş sözleşme tiplerinin tarifinde yer almışlardır. Sözleşmenin sübjektif esaslı noktaları ise, sözleşmenin içeriğine taraflarca birlikte konulan veya karşı tarafın bilgisi altında yalnız bir tarafça sözleşmeye sokulması mutlaka istenilen noktalardır. Bunlar da sözleşmenin kurulmasının esaslı noktalarını oluştururlar. Sözleşmenin içeriği ve özellikle esaslı noktaları, tarafların birbirine uygun irade beyanlarına göre ya belirli ya da belirlenebilir olmalıdır. Taraflar ortak arzu ve iradeleriyle sözleşmenin içeriğini kesin olarak belirleyebilirler (s.378). İrade beyanları birbirine uygun değilse, \"uyuşmazlık\" söz konusu olur. Uyuşmazlık halinde sözleşme meydana gelmez (s.379). Sözleşmenin kanunda yapılan tanımında yer alan zorunlu noktalara (unsurlara), sözleşmenin objektif esaslı noktaları (unsurları) denir (s.381). Objektif esaslı noktalar, kurulmak istenilen sözleşmenin asgari içeriğini oluşturur. Bu noktalar herhangi bir sözleşmeye, o sözleşmenin tipini verir. Bu nedenle objektif esaslı noktalara, sözleşmenin tipik unsurları demek de mümkündür (s.382). Sözleşmenin objektif esaslı noktaları dışında kalan noktaları, objektif yönden ikinci derecedeki yan noktalardır. Ancak ya taraflar anlaşmak, kararlaştırmak suretiyle veya taraflardan biri, diğer tarafa da bunu hissettirmek, anlatmak koşuluyla, yan noktaları da esaslı nokta, yani sözleşme iradesinin zorunlu koşulu haline getirebilirler. Bu husus irade özerkliğinin doğal bir sonucudur. Objektif yönden esaslı nokta olmayan bir noktayı taraflardan biri, sözleşme yapma iradesinin zorunlu koşulu (conditio sine qua non) yani sübjektif yönden esaslı bir nokta olarak öngörüyorsa, bu hususu açık olarak karşı tarafa bildirmek zorundadır. Aksi halde TBK m. 2/1'e göre bu nokta, ikinci derecedeki nokta sayılır ve sözleşmenin kurulmasına engel teşkil etmez (s.383). Taraflarca sözleşmenin esaslı noktaları haline getirilen bu noktalara da sübjektif esaslı noktalar adı verilir. Taraf iradeleri, sözleşmenin kurucu unsuru olduğu için, objektif yönden esaslı olmayan bir noktanın sübjektif yönden esaslı nokta haline getirilmesi mümkündür. Örneğin, bir satış sözleşmesinde kanunen ikinci derecedeki (yan) nokta olan şeyi ambalajlama ve gönderme şekli, taraflarca esaslı nokta haline getirilebilir (s.384). Tarafların irade beyanları sözleşmenin objektif ve sübjektif yönden bütün esaslı noktaları üzerinde mutlaka birbirine uygun olmalıdır. Bu noktalar sözleşmenin meydana gelmesi için zorunlu noktalar (unsurlar) olduğundan, bunların tamamı veya biri üzerinde anlaşma (uyuşma) olmaz yada anlaşma koşulu ileriye bırakılırsa, sözleşme kurulmaz (s.384, 385). TBK'nın 2.maddesinde; \"Taraflar sözleşmenin esaslı noktalarında uyuşmuşlarsa, ikinci derecedeki noktalar üzerinde durulmamış olsa bile, sözleşme kurulmuş sayılır. İkinci derecedeki noktalarda uyuşulamazsa hâkim, uyuşmazlığı işin özelliğine bakarak karara bağlar. Sözleşmelerin şekline ilişkin hükümler saklıdır.\"Objektif ve sübjektif yönden esaslı olmayan noktalar, sözleşmenin ikinci derecedeki (yan, tali) noktalarını meydana getirir. Örneğin bir edimin ifa zamanı ile ifa yeri faiz miktarı sözleşmenin yan (ikinci derecedeki) noktalarına örnek olarak gösterilebilir. Yan noktalarda \"objektif yan noktalar\", \"sübjektif yan noktalar\" olmak üzere ikiye ayrılır. Tarafların sözleşmenin müzakereleri sırasında üzerinde hiç durmadıkları, tartışma konusu yapmadıkları yan noktalar, kanun icabı objektif yan noktalardır. Örneğin TBK m.88'deki faiz miktarı, m.89'da düzenlenmiş bulunan ifa yeri ile m.90'daki ifa zamanı, taraflar bu noktalar üzerinde hiç durmamışlarda, objektif yan noktalardır. Tarafların, sözleşmenin müzakereleri esnasında üzerinde konuşup tartıştıkları, fakat asli nokta haline getirmedikleri yan noktalara da sübjektif yan noktalar denir. Aslında objektif açıdan yan noktalar olan bu noktaları taraflar görüşmüş olmakla birlikte, sözleşmenin kurulması için asli nokta saymadıklarından, bunlar sübjektif yan nokta adını almaktadır. Tarafların sübjektif yan noktalar üzerinde anlaşamamaları sözleşmenin kurulmasını engellemez. (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt I, s.419, 420)Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 24/06/2021 tarihli 2021/3999 E. 2021/7149 K. sayılı ilamı; \"...Kira Sözleşmesi, sözleşmenin tarafı olan kiraya veren ve kiracının karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile kurulur. Bu karşılıklı irade beyanlarından zaman olarak önce olana icap, ikincisine de kabul denilmektedir. Sözleşmenin geçerli olarak kurulabilmesi için, tarafların iradelerinin birbiri ile karşılıklı ve uygun olması gerekir.  Bu uygunluk sözleşmenin tüm objektif ve subjektif esaslı noktaları üzerinde olmalıdır. Taraflar sözleşmenin esaslı noktalarında uyuşmuşlarsa, ikinci derecede noktalar üzerinde durulmamış olsa bile, sözleşme kurulmuş sayılır (TBK m. 2/f.1). Sözleşmenin esası niteliğinde olmayan noktalar ikinci derecede yan noktalardır. Taraflar sözleşmenin esaslı noktalarında uyuşup ikinci derecede yan noktaları müzakere dışı bırakıp sözleşme kurabilecekleri gibi, ikinci derecede yan noktayı da sözleşmenin zorunlu şartı niteliğine dönüştürebilirler.  Bir taraf için sözleşmenin subjektif esaslı noktası niteliğine dönüşmüş olan bu husus üzerinde anlaşılmadan sözleşmenin  kurulması mümkün değildir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun \"taleple bağlılık ilkesi\" başlığını taşıyan 26. maddesinde \"Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.\" hükmüne yer verilmiştir. Söz konusu maddeye göre, hakimin tarafların talep sonuçları ile bağlı olduğu, talep edilenden fazla veya başka bir şeye hükmedemeyeceği açıkça belirtilmiştir.Somut olayda; davacı dava dilekçesi ve yargılama sırasındaki beyanları ve temyiz dilekçesinde, taraflar arasında kira sözleşmesi  olduğunu iddia etmekte ise de; taraflar arasında karşılıklı irade beyanı ile kurulmuş bir kira sözleşmesinin varlığını ispat edememiştir. Taleple bağlılık ilkesi gereğince, mahkemenin, davacının talebinin haksız işgal tazminatı olması gerektiği gerekçesi ile görevsizlik kararı da veremeyeceğinden davanın reddine karar verilmesi gerekir.\" şeklindedir.Bu açıklamalar çerçevesinde, ihtilaf konusu değerlendirildiğinde; tarafların sözleşmenin esaslı unsurları üzerinde anlaşamadıkları, davacının dava dilekçesinde açıkladığı beyanları ile sabittir. Zira taahhüt ödemesi, cezai şart, aylık hizmet bedelinin ödenmeye başlanacağı tarih, kefalet gibi konularda taraflar anlaşamadıklarından anılan konular sözleşmenin esaslı unsurları haline gelmiş,müzakerelere devam edilmiş ancak nihayetinde anlaşma sağlanamadığı için sözleşme taraflarca imzalanamamıştır. Yani tarafların irade beyanları birbirine uygun olmadığından uyuşmazlık oluşmuş sözleşme ilişkisi meydana gelmemiştir. Bu nedenlerle davacı vekilinin tarafların sözleşmenin esaslı unsurlarında anlaştıkları ancak tali konularda anlaşamadıkları ve bu nedenle sözleşme ilişkisinin kurulduğu yönündeki istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir. Müspet zarar, sözleşmenin hiç veya gereği gibi ya da vaktinde ifa edilmemesinden doğan zarardır. Müspet zarar, alacaklının tam ve doğru bir ifaya ilişkin menfaatidir. Müspet zarar, edim, borçlu tarafından tam ve gereği gibi yerine getirilmiş olsaydı, alacaklının malvarlığının göstereceği durum ile halihazırda gösterdiği durum arasındaki farktır. Müspet zarar; fiili zarar ve yoksun kalınan kar olmak üzere iki kısma ayrılır (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt III, s.2259). Borçlanılan edimin ifa edilmemesi nedeniyle alacaklının malvarlığının aktif kısmının azalmasına veya pasif kısmının çoğalmasına fiili zarar denir...Yoksun kalınan kar da müspet zararın bir parçasını oluşturur. Borca aykırı davranış olmasaydı, alacaklının malvarlığının göstereceği artışa yoksun kalınan kar denir. Burada sözleşmenin ihlali malvarlığında meydana gelecek muhtemel bir artışı engellemiş, önlemiştir... Yoksun kalınan kar ya malvarlığının aktif kısmının artmamasından yada pasif kısmının azalmamasından meydana gelir (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt III, s. 2261, 2262). Menfi zarar, sözleşmenin kurulamamasından veya geçersiz olmasından doğan zarardır. Burada sözleşmenin kurulduğuna veya geçerli olarak kurulmuş bulunduğuna duyulan güvenin boşa çıkmasından doğan zarar söz konusudur. Başka bir deyişle menfi zarar, \"...hüküm ifade etmeyen bir borç ilişkisinin hüküm ifade ettiğine ve hüküm ifade ediyormuş gibi sonuç doğuracağına güvenmekten doğan zarar\"dır. Alacaklının malvarlığının halihazır durumu ile sözleşme yapılmamış olsaydı arz edeceği durum arasındaki fark, menfi zararı meydana getirir. Menfi zarar, alacaklının söz konusu sözleşmeyi yapmamasındaki menfaate tekabül eden zarardır. Menfi zararı oluşturan unsurların başında, sözleşmenin kurulması için yapılan giderler gelir. Özellikle noter veya resmi bir makamda yapılan sözleşmeler için ödenen resim, harç ve giderler yer alır. Alacaklının, borçlu tarafından yapılacak ifayı kabul için yaptığı giderler de menfi zarara dahildir... Yapılan sözleşmenin geçerliliğine güvenerek başka bir sözleşme yapmamak kaçırılan fırsatlar da menfi zararın bir türünü oluşturur. Menfi zararda kaçırılan fırsat, müspet zararda yoksun kalınan kara benzer  (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt III, s. 2263, 2264). Müspet zarar (olumlu zarar) sözleşme tam olarak ifa edilmiş olsa idi alacaklının mal varlığının oluşacağı durum ile sözleşmeden ifa edilmemiş olması nedeniyle mevcut durum arasındaki fark, menfi zarar ise yerine getirileceğine inanılan bir sözleşmenin hüküm ifade etmemesi ve yerine getirilmemesi yüzünden güvenin boşa çıkması dolayısıyla uğranılan zararlardır. Yani müspet zararın konusunu sözleşme gereği gibi ifa edilmiş olsaydı doğmayacak zararlar oluşturmaktayken, menfi zararın konusunu ise sözleşme hiç yapılmamış olsaydı doğmayacak olan zararlar oluşturmaktadır. Menfi zarar kurulamayan veya geçerli olmayan bir sözleşmeden kaynaklanıyorken, müspet zarar borcun ifa edilmemesinden kaynaklanmaktadır.Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 22/02/2023 tarihli 2021/(15)6-874 E. 2023/118 K. sayılı ilamında; \"...Geçerli şekilde kurulmuş bir özel hukuk sözleşmesinde, tarafların sözleşmeye uygun hareket etmeleri, edimlerini sözleşmeye uygun olarak yerine getirmeleri, edimin ifasını imkânsız hâle getiren her türlü davranıştan kaçınmaları zorunludur.Tarafların sözleşmeyle üstlendiği borcun hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi hâlinde ifa etmeme sonucu meydana gelir. Borcun ifa edilmemesi hâli, somut olayda sözleşme tarihinde yürürlükte olan TBK'nın 112 ilâ 126 ncı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre “Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür”(TBK md.112).  Esas itibariyle zarar, mal varlığında meydana gelen eksilmedir; fakat bu eksilme sahibinin iradesi dışında veya hiç olmazsa rızası bulunmaksızın meydana gelmiş olmadıkça zarar sayılmaz (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, C. I, s. 1247).Türk Borçlar Kanunu’nun 112 nci maddesi kapsamında tazmini istenilen yani sözleşmeden doğan zarar, müspet yahut menfi zarar olabilir.Müspet zarar; borçlu, edayı gereği gibi ve vaktinde yerine getirseydi alacaklının mameleki ne durumda olacak idiyse, bu durumla eylemli durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla müspet zarar, sözleşmenin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesinden doğan zarardır. Kuşkusuz kâr mahrumiyetini de içine alır (Hâluk Tandoğan, Türk Mesuliyet Hukuku, İstanbul 2010, s. 426-427; Ejder Yılmaz, Hukuk Sözlüğü, Genişletilmiş 5. Baskı, s. 591). Müspet zarar, alacaklının ifadan vazgeçerek zararının tazminini istemesi hâlinde söz konusu olur; alacaklının ifaya ilişkin talep hakkının yerini müspet zararının tazminine dair talep hakkı almaktadır. Müspet zarar kapsamında kâr kaybı, kârdan mahrum kalma karşılığı meydana gelen zarardır ve sözleşmeyi kusuruyla fesheden taraftan istenir. Aslında kâr kaybı açısından kârdan yoksun kalan tarafın mal varlığında kusurlu fesihten önce ve sonra bir değişiklik mevcut olmaz. Burada kârdan yoksun kalan kusurlu fesih yüzünden mal varlığında ileride meydana gelecek çoğalmadan mahrum kalır. Menfi zarar ise; uyulacağı ve yerine getirileceğine inanılan bir sözleşmenin hüküm ifade etmemesi ve yerine getirilmemesi yüzünden güvenin boşa çıkması dolayısıyla uğranılan zarardır. Başka bir anlatımla, sözleşme yapılmasaydı uğranılmayacak olan zarardır. Menfi zarar borçlunun sözleşmeye aykırı hareket etmesi yüzünden sözleşmenin hüküm ifade etmemesi dolayısıyla ortaya çıkar (Tandoğan, s. 427). Burada alacaklının sözleşmenin hükümsüzlüğünden kaynaklanan zararının tazmini söz konusudur. Çünkü sözleşme fesih edilerek hükümsüz olduktan sonra tekrar sözleşmeye dayanarak borcun ifa edilmemesinden doğan zarardan söz edilemez; istenilecek zarar menfi zarardır. Başka bir anlatımla, genel olarak menfi zarar, sözleşmenin kurulmamasından veya geçerli olmamasından; müspet zarar ise, ifa edilmemesinden doğan zararı ifade eder (Fikret Eren, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 12. Baskı, İstanbul 2010, s. 482).\" Davacı tarafından işbu dava ile talep edilen zararlar müspet zarardır. Taraflarca getirilme ilkesinin sonucu olarak davacı, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaları dava dilekçesinde bildirmelidir. Bu hususa, HMK'nın 194 üncü maddesinde (vakıaları) somutlaştırma yükü denilmektedir. Bir davada ispat faaliyetinin tam olarak yürütülebilmesi, mahkemenin uyuşmazlığı doğru tespit ederek yargılama yapabilmesi, karşı tarafın ileri sürülen vakıalara karşı kendini savunabilmesi için iddia edilen vakıaların açık ve somut olarak ortaya konulması gerekir. Bu şekilde somutlaştırma yükü yerine getirileceği gibi davalı da bu vakıalara göre savunmasını yapacaktır. Dayanılan bu vakıalara uygulanacak hukuki sebepler de HMK'nın 119/1-g bendinde dava dilekçesinde bulunması gereken unsurlar arasında sayılmıştır. Ancak hukuki sebepler dava dilekçesinin zorunlu olmayan unsurları arasındadır. Çünkü, Türk hukukunu resen uygulamakla görevli olan hakim (HMK m. 33) için dava dilekçesinde gösterilen hukuki sebepler bağlayıcı değildir. Buna karşılık, hakim, davacının dava dilekçesinde bildirdiği vakıalarla bağlı olup, davacının bildirmediği vakıaları kendiliğinden inceleyemez ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz (HMK m. 25). Davacının dava dilekçesinde bildirdiği vakıalar davanın temelidir. Bu vakıalar davanın sınırını çizmekte ve hakim ancak bu vakıalar hakkında inceleme yapabilmektedir. Davanın hukuki niteliği de bu vakıalara göre belirlenmektedir (Hukuk Genel Kurulunun 11/02/2021 tarihli ve 2017/1-1216 E. 2021/60  K. sayılı kararı).  İspat; dava konusu yapılan hakkın gerçekten var olup olmadığının anlaşılması, maddi hukukun o hakkın doğumunu veya sona ermesini kendisine bağladığı vakıaların doğru olup olmadığının tespit edilmesi sonucunda mümkün olur ve dava konusu hak ile buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları yönünde mahkemeye kanaat verilmesi işlemidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda 187/1.maddesinde \"İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir.\" şeklinde düzenlenmiştir. Vakıa (olgu) ise, kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir. Hakim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise HMK'nın  \"İspat Yükü\" başlıklı 190. maddesinde yer almakta olup; \"İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.\" şeklinde düzenlenmiştir. Yani ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bulunana düşer. Kendisine ispat yükü düşen taraf için bu bir yükümlülük (mükellefiyet) değil, sadece bir yüktür (külfettir). Zira taraf kendisi tarafından ispatı gereken bir vakıayı ispat edemezse, karşı taraf (ve mahkeme) onu mutlaka ispat etmesini isteyemez (yükümlülük). Kendisine ispat yükü düşen taraf, o vakıayı ispat edememiş sayılır; mesela, kendisine ispat yükü düşen ve fakat bunu yerine getiremeyen taraf davacı ise, davasını ispat edememiş sayılır ve dava bu nedenle reddedilir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, 6. b., 2.c., s.1972).Davacı; taraflar arasında sözleşme ilişkisi kurulduğunu ancak fiili olarak imzalanmadığını, davalı tarafın akde aykırı davranışları nedeniyle sözleşmenin haklı nedenle feshedildiğini iddia etmektedir. Somut olayda dava konusu istem, kurulduğu iddia edilen sözleşmeye dayalı müspet zararların tazminine yönelik olup sözleşmenin kurulduğu ispatlanamadığından, sözleşmeye dayalı müspet zararların tazmini de talep edilemeyecektir. Ayrıca davacının menfi zararlarının tazminine yönelik bir istemi de bulunmamaktadır. Karar tarihinde yürürlükte olan AAÜT'nin 13/4.maddesinde \"Maddi tazminat istemli davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücreti, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunur.\" düzenlemesi yer almaktadır. Davacı taraf, söz konusu düzenlemeye istinaden maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken nispi ücrete hükmedilmesinin hatalı olduğunu ileri sürmektedir. Ancak dava maddi tazminat istemine ilişkin değildir. Zira dava konusu alacak kalemleri, sözleşmeden kaynaklanan alacaklar olarak dava dilekçesinde talep edilmiştir. Bu nedenle nispi vekalet ücretine hükmedilmesi yerindedir. Nitekim Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 15/01/2024 tarihli 2022/4662 E. 2024/126 K. sayılı ilamında; \"...davalı idarenin yasaya aykırı işlemleri nedeniyle ve sözleşmenin haksız feshinden dolayı 300.000 TL müsbet zararı ile ihalelere girememekten dolayı oluşan kazanç kaybı olan 200.000 TL menfi zarar olmak üzere  fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile toplam 500.000 TL'nin reeskont faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini  dava ve talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ...sözleşmenin bu haliye davalı idare tarafından haklı olarak feshedildiği, bu nedenle davacının menfi ve müspet zarar talep edemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; taraflar arasında imzalanan sözleşme hükümleri ve mahkemece alınan ve birbirini teyit eden bilirkişi raporlarından davalı idare tarafından yapılan fesih işleminin haklı nedenlerle yapılmış olduğu, davanın niteliği gereği nispi harca tabi olduğu, davada nispi vekalet ücretine hükmedilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı, karar başlığında davacı şirketin gösterilmemesinin maddi hatadan kaynaklandığı ve mahallinde düzeltilmesinin mümkün olduğu, bu nedenle kararda isabetsizlik görülmediği gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.   Davacı vekili temyiz dilekçesinde; istinaf dilekçesini tekrar ederek, re'sen  dikkate alınacak nedenlerle, Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılması ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulması gerektiğini, temyiz sebepleri olarak ileri sürmüştür.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir...\" Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 17/02/2021 tarihli 2020/11710 E. 2021/1648 K sayılı ilamında; \"...Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 13. maddesi uyarınca; konusu para olan veya para ile değerlendirilebilen bir şey olan davalarda avukatlık ücreti, davanın görüldüğü mahkeme için Tarifenin ikinci kısmında belirtilen maktu ücretlerin altında olmamak kaydıyla nispi olarak belirlenir. Ancak, hükmedilen ücret kabul veya reddedilen miktarı geçemez. Davanın tamamen veya kısmen kazanılması ya da reddedilmesi halinde ise, nispi vekalet ücreti kabul ya da reddedilen müddeabihin değeri üzerinden hesaplanır.Dosyanın incelenmesinde; davanın menfi ve müspet zarar ile yoksun kalınan kar alacağına ilişkin olduğu, davacı tarafça dava değerinin ıslah edilerek 74.224 TL'ye yükseltildiği anlaşılmıştır. Bozma ilamı uyarınca, bölge adliye mahkemesince davanın reddine karar verildiğine göre, reddedilen dava değeri olan 74.224 TL üzerinden nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken maktu vekalet ücretine hükmedilmesi uygun görülmemiştir...\" şeklinde karar verilmiştir.Yukarıda yer verilen açıklamalar çerçevesinde; 6100 sayılı HMK'nın 355. maddesi uyarınca kamu düzenine aykırılık olup olmadığı hususunda re'sen ve istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak inceleme yapılmış olup, kararda kamu düzenine aykırı herhangi bir husus tespit edilemediği gibi istinaf sebeplerinin yukarıda açıklanan gerekçelerle yerinde olmadığı, dosya kapsamına göre ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu kanaatine varıldığından, davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1.b.1 bendi gereğince esastan reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. <br>H Ü K Ü M: Gerekçesi yukarıda izah edildiği üzere;1-Davacı tarafın istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353/1.b.l bendi uyarınca ESASTAN REDDİNE,2-Davacı tarafından yatırılan istinaf başvuru harcının Hazineye gelir kaydına,3-Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 427,60 TL istinaf karar harcından, davacı tarafından yatırılan 59,30 TL'nin mahsubu ile bakiye 368,30 TL harcın davacıdan tahsili ile Hazineye gelir kaydına,4-İstinaf yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, 5-Yatırılan gider avansından kalan kısmın, karar kesinleştiğinde davacıya ilk derece mahkemesince iadesine,6-İstinaf yargılaması sırasında duruşma açılmadığından vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, 6100 sayılı HMK'nın 361/1 maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde Yargıtay nezdinde temyiz kanun yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 08/05/2024</font></p></body></html>","metadata":{"FMTY":"SUCCESS","FMC":"ADALET_SUCCESS","FMTE":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","FMU":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","PTID":null,"TID":"234c1b6a38cd147a","SID":"a6270dd598c4504a"}}