{"data":"<html><head><meta http-equiv=\"Content-Type\" content=\"text/html; charset=UTF-8\"></head> <body leftmargin=\"25\" topmargin=\"20\" font face=\"Verdana\" size=\"2\"><p align=\"justify\"><font face=\"Verdana\" size=\"2\">T.C.<br>İSTANBUL<br>BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ<br>14. HUKUK DAİRESİ<br>DOSYA NO: 2021/1019 <br>KARAR NO: 2024/682<br>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A<br>İ S T İ N A F   K A R A R I<br>İNCELENEN KARARIN<br>MAHKEMESİ: BAKIRKÖY 5. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ<br>TARİHİ: 16/02/2021<br>NUMARASI: 2020/690 E. -  2021/106 K. <br>DAVANIN KONUSU: Sözleşmenin İptali<br>Taraflar arasındaki hisse devir sözleşmesinin iptali davasının ilk derece mahkemesince yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerle davanın reddine dair verilen karara karşı,  davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Dairemize gönderilmiş olan dava dosyası incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.<br>TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı müvekkilinin dava dışı  4000 hisseli ... San. Ve Dış Tic.Ltd. Şirketi'nin 2000 hissesine sahip şirket ortağı olduğunu, 2000 hissenin değerinin 50.000 TL olduğunu, davacı ile davalının aralarında yapmış oldukları muvazaa sözleşmesini takriben 24.05.2018 tarihinde Bakırköy ...Noterliğinde davacının sahip olduğu olduğu 2000 hissenin devrinin gerçekleştirildiğini, devir sözleşmesinin temin edilemediğini, mahkemece talep edilmesini talep ettiklerini, davacı ile davalı arasında yapılmış olan şirket hisse devrinin muvazaalı bir işlem olup  davacının  ortağı olduğu şirketin hisseleri devretmek istemediğini, davalının da bu hisseleri devralmak istemediğini,  muvazaa iddialarının  hukuki işlemin herhangi bir unsuru ile sınırlı olmayıp hukuki işlemin tamamı için söz konusu olduğunu, kısmi muvazaa değil tam muvazaa söz konusu olduğunu, her iki tarafın da iradeleri ve beyanları arasında isteyerek ve bilerek uygunsuzluk  bulunduğunu, irade ve beyanlar arasındaki bu uygunsuzluğun sebebinin ise üçüncü kişileri bu devre inandırıp aldatma kastı olduğunu,  taraflar arasında meydana gelen muvazaalı işlemin mutlak muvazaa olup herhangi bir gizli işlem olmaması sebebiyle  nispi muvazaa  olmadığını,  mutlak muvazaanın unsurları olan muvazaalı işlemin muvazaa anlaşması ve aldatma kastının dava konusu devir işleminde mevcut olduğunu, tarafların gerçekte herhangi bir işlem yapmayı düşünmedikleri halde, sırf üçüncü kişilere karşı onları aldatmak amacıyla bir işlem yapmış gibi görünmek için görünüşte bir işlem yapmalarına, mutlak/adi muvazaa dendiğini, mutlak muvazaanın unsurlarından olan muvazaalı işlemin sözleşmelerin ancak ve ancak birbirine uygun irade beyanları neticesinde oluşacağı  kuralını ihlal etmesi sebebiyle yok hükmünde olduğunu, taraflar arasında sonuç  doğurmayacağını, sözleşme taraflarının muvazaa iddialarını ancak yazılı delil ile ispat edebileceğini, tanık dinlenemeyeceğini, Yargıtay'ın yerleşik içtihatları ve doktrinin görüşünün de bu minvalde olduğunu, yapılan muvazaalı işlemin resmi şekle tabi olması tarafların ispat yükünü ağırlaştırmadığını, ispat için resmi belgenin varlığının zorunluluk arz etmediğini,  yazılı belgenin varlığının ispat hususunda yeterli olduğunu, ancak, muvazaalı sözleşmenin, resmi şekilde yapılmış ise getirilecek senedin resmi senet olması şart olmayıp, yazılı belge  (senet) getirilmesinin de yeterli olduğunu, dava konusu yaptıkları muvazaa iddiası neticesinde müvekkiline ait olan hisselerin devrinin gerçekleştiğini, hisselerin davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek, şirket hisse devrinin iptali ile bunun  ticaret siciline tescil edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmektedir. Davalı vekili, savunmasında özetle; mahkemenin görevli olmadığını, asliye hukuk mahkemesinin görevli  olduğunu,  davalı müvekkilinin  adresinin “... Mah. ... Sok. No: ... D: ... Küçükçekmece/İSTANBUL” olduğunu, dava dışı şirketin adresinin de “... Mah. ... Sitesi, ... Blok No: ... Başakşehir/İSTANBUL ” olduğunu bu sebeple, Küçükçekmece Asliye Hukuk Mahkemesinin yetkili olduğunu, davacının ispatlanamayan bir iddiada bulunduğunu,  dava dilekçesinin kalan kısımlarında taraflar arasında var olduğunu iddia ettiği muvazaanın mutlak muvazaa olduğunu ispatlamaya çalıştığını, muvazaada amacın hiç kuşkusuz 3. kişileri aldatmak olduğunu, ancak burada 3. kişileri aldatmada hukuki bir menfaat olması gerektiği ve bunun davacı tarafından ispatlanması gerektiği yani neden ve kimin aldatılmak istendiğinin ve bundan ne gibi bir menfaat elde edildiğinin ispatlanması gerektiğini, fakat somut olayda davacı tarafça buna ilişkin bir beyanda bulunulmadığını, dava konusu  hisse devrinden davalı müvekkilinin de bir menfaati olmadığını,  yapılan hisse devri karşılığında hisse bedeli ödemesi yaptığını,  davaya konu somut olayda hisse devri resmi ve yazılı  şekle , tescil ve ilana bağlı olduğundan tüm bu işlemler yapılmış ve gerçekleştirilmiş olduğundan davanın açılamayacağını, davacının hukuki ve meşru bir menfaati bulunmadığını,  davacının yapılan tüm resmi devir ve tescil ve ilan edilen işlemler karşılığında daha öncesinde kendisine ait olan 2.000 payın karşılığı olan 50.000.-TL'yi kanalıyla tahsil ettiğini, davacının herhangi bir alacağı kalmadığını, ekte  yer alan evraklar ve davacının beyanları ile de sabit olduğu üzere davacının devir öncesinde bir sermaye şirketi olan dava dışı şirketin ortağı ve müdürü konumunda olup TTK'nın 573. maddesi uyarınca şirketin borçlarından şahsen sorumlu olmayıp müdür (kanunî temsilci) ortak olarak sorumluluğunun amme alacakları yönünden mevcut olduğunu, anca  dava dışı şirket yönünden böyle bir sorunun söz konusu  olmadığını, dolayısıyla, 3. kişileri aldatma kastıyla limited şirket pay devrinin muvazaalı olarak yapıldığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, irade ve beyanlar arasındaki bu uygunsuzluğun sebebinin üçüncü kişileri bu devre inandırıp aldatma kastı şeklinde ispatlanamayan ve kabullerinde olmayan bir iddiada bulunan davacının huzurdaki davayı açmakta iyi niyetli olduğunun ve dürüst davranma yükümlülüğüne uygun hareket ettiğinin kabulünün de  mümkün olmadığını, açıkça hakkın kötüye kullanılmasının söz konusu olduğunu,  kaldı ki; açıkça belirtildiği üzere, hukuk düzenin  de muvazaanın tarafı olan kişinin muvazaa iddiasında bulunmasının açıkça hakkın kötüye kullanılması olarak kabul edildiğini,  somut olayda da   bir muvazaa olmadığını,  davacının davasına dayanak yaptığı 24/05/2018 tarihli davalı müvekkiline ait Limited Şirket Pay Devir Sözleşmesi ile aynı tarihte yapılmış olan, paylar karşılığı olan 50.000.-TL'sının davacı ...’ a ödeneceği 06/06/2018 tarihine ve yasa gereği alınacak olan ... Sanayi ve Dış Ticaret Ltd. Şti.'nin 2018/02 Karar No' ve 07/06/2018 tarihli ortaklar kurul kararı alınana kadar davacıyı  güvende hissettirmek için, davacının talebi üzerine verilmiş iyiniyetli ve güvene dayalı geçersiz bir evraktan ibaret olduğunu, nitekim bu belge tanzimi sonrasında yapılan ödeme ile aradan geçen sürede davacının hiçbir girişimi ve talebinin de olmadığını, ortaklar kurul kararının alınması, pay defterine kayıt, tescil ve ilan ile de ileri sürülenin aksine  davacının iradesinin sahip olduğu payları devretmek yönünde olduğu ve bu doğrultuda irade ve beyanının  resmi evraklarla, tescil ve ilanla  uyuştuğu, keza davalının iradesinin de davacının  sahip olduğu payları devralmak yönünde olduğu ve bu doğrultuda irade ve beyanının tanzim edilen resmi evraklarla, tescil ve ilanla uyuştuğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. <br>İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda; \"Dava, hisse devir sözleşmesinin iptali istemine ilişkindir. Davacı taraf kendisine ait 2000 hissenin tamamını şirketin diğer ortağı olan davalıya Bakırköy ... Noterliğinde 24/05/2018 tarihinde resmi şekilde devretmiş olup bu devrin muvazaalı olduğunu iddia etmektedir. Muvazaa, kısaca irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanabilir. Muvazaada taraflar üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak için anlaşarak bazen aslında bir sözleşme yapma iradesi taşımadıkları hâlde görünüşte bir sözleşme yapmaktadırlar (mutlak muvazaa). Veya gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme ile gizlemektedirler (nisbi muvazaa). Yanlar, salt bir görünüş yaratmak için veya başka bir sözleşmeyi gizlemek amacıyla sözleşme yapsalar da görünüşteki sözleşme gerçek iradelerine uymadığından, tabandaki sözleşme de  şekil koşullarını taşımadığından geçersizdir. Her ne kadar, muvazaayı düzenleyen BK’nın l8. maddesinde (TBK.19) ve öteki kanun hükümlerinde muvazaalı sözleşmelerin hüküm ve sonuçları hakkında bir açıklık bulunmamakta ise de; taraflar arasında alacak ve borç ilişkisi doğurmayacağı, muvazaanın varlığının hiçbir süreye bağlı olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği, mahkemece kendiliğinden (resen) göz önünde bulundurulması gerektiği, belirli bir sürenin geçmesi, sebebin ortadan kalkması veya ilgililerin olur (icazet) vermesi ile geçerli hale gelmiyeceği, uygulamada ve bilimsel görüşlerde ortaklaşa kabul edilmektedir. Öte yandan, muvazaanın varlığını iddia eden taraf veya bunların ardılı (halefi) sıfatı ile hareket eden, başka bir anlatımla sözleşmenin yanlarından birine teb'an dava açan kişi Medeni Kanun’un 6. maddesi gereğince bu iddiasını isbat etmek zorundadır. Senede bağlı bir sözleşmeye karşı muvazaa iddiası, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 288 ve 290. maddelerinde belirtildiği üzere ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Sözleşme aynı Kanun'un 293. maddesinde sözü edilen yakın akrabalar arasında yapılmış olsa dahi muvazaanın yazılı delille isbat edilmesi gerekir. Böyle bir sözleşmenin resmi şekilde yapılması halinde dahi olayın özelliği itibariyle adi yazılı delilin yeterli olacağı öğretide ve kararlılık kazanmış içtihatlarda ortaklaşa kabul edilmiştir. İşte bu görüşten hareketle 5.2.l947 tarih 20/6 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında taraf muvazaası ve takma ad (namı-müstear) davalarında iddianın ancak yazılı delille kanıtlanabileceği kabul edilmiştir. Somut olayda ise resmi şekilde yapılmış hisse devir sözleşmesi bulunduğu halde bu işlemin muvazaalı olduğunu ispat yükü davacıdadır.HMK’nin ispat yükünü düzenleyen 190. maddesine göre ispat yükü; kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi gereğince de, \"Kural olarak, herkes iddiasını ispat etmekle yükümlüdür.\" düzenlemeleri mevcuttur. Buna göre; muvazaa iddiasının davacı tarafça yazılı delille ispatı gerektiği, yemin deliline de başvurulmadığı anlaşılmakla ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.\" gerekçesiyle, davanın reddine  karar  verilmiştir. Bu karara karşı, davacı vekilince istinaf başvurusunda bulunulmuştur.<br>İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ Davacı  vekili, istinaf başvuru dilekçesinde özetle;  dava dilekçesindeki beyanlarında belirttiği hususları tekrarlayarak, dava dosyasına muvazaanın ispatı için sunulan yazılı delilin dikkate alınmadığını, taraflar arasında meydana gelen muvazaalı işlemin mutlak muvazaa olduğunu, tarafların gerçekte herhangi bir işlem yapmayı düşünmedikleri halde, sırf üçüncü kişilere karşı onları aldatmak amacıyla bir işlem yapmış gibi görünmek için görünüşte bir işlem yapmalarına, mutlak/adi muvazaa dendiğini, davanın tarafları arasında yapılmış olan muvazaa sözleşmesinin bir nüshasının dava dilekçesine  eklendiği gibi muvazaa sözleşmesinin aslının da 22.12.2020 tarihli bir numaralı celsede dava dosyasına mahkeme aracılığıyla sunulduğunu,  bu muvazaa sözleşmesinin dava dilekçesindeki muvazaa iddiasını  ispatta yeterli olduğunu, ispat yükünün yerine getirildiğini, bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek, kararın kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir. <br>İNCELEME VE GEREKÇE Dava, limited şirket hisselerinin devrine ilişkin sözleşmenin muvazaa sebebiyle iptali ile tescil istemlerine  ilişkindir. İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonucunda davanın reddine karar verilmiş; bu karara karşı, davacı vekilince, yasal süresi içinde istinaf başvurusunda bulunulmuştur. İstinaf incelemesi, HMK'nın 355. maddesi uyarınca, ileri sürülmüş olan istinaf  nedenleriyle ve kamu düzeni yönüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Taraflar arasında, Bakırköy ... Noterliğinin ... yevmiye no'lu ve 24.05.2018 tarihli limited şirket pay devri sözleşmesi imzalandığı,  bu suretle davacının dava dışı ... San. Ve Dış Tic.Ltd. Şirketi'nde sahip olduğu  2000 hissesini davalıya  50.000 TL karşılığında devrettiği,   davacının devreden olarak devir bedelini nakten ve peşin olarak devraldığının belirtildiği, devir bedelinin 06.06.2018 tarihli banka dekontuna göre davalı tarafından davacıya gönderildiği analaşılmaktadır. Davacı, ortağı olduğu şirketin hisselerini aslında devretmek istemediğini, davalının da bu hisseleri devralmak istemediğini,  her iki tarafın da iradeleri ve beyanları arasında isteyerek ve bilerek uygunsuzluk  bulunduğunu, irade ve beyanlar arasındaki bu uygunsuzluğun sebebinin ise üçüncü kişileri bu devre inandırıp aldatma kastı olduğunu, taraflar arasında meydana gelen muvazaalı işlemin mutlak muvazaa olduğundan hisse devrinin iptali  gerektiğini iddia etmiştir. Davalı ise; muvazaa bulunmadığını, herhangi bir gizli işlem olmadığını, tarafların iradelerinin hisse devri ve karşılığında bedelin ödenmesi olduğunu, davacının dayandığı  24.05.2018 tarihli belgenin  paylar karşılığı olan 50.000 TL'nin davacıya ödeneceği 06.06.2018 tarihine  ve ... Sanayi ve Dış Ticaret Ltd. Şti.'nin 2018/02 karar no'lu, 07.06.2018 tarihli ortaklar kurul kararı alınıncaya  kadar davacıyı  güvende hissettirmek için, davacının talebi üzerine verilmiş iyiniyetli ve güvene dayalı geçersiz bir evraktan ibaret olduğunu savunmuştur. Davacı tarafça sunulan 24.05.2018 tarihli bu belgenin incelenmesinde ise; davalı tarafça imzalandığı ve imzanın davalı yanca inkar edilmediği bu belgede, hisse devrine atıf yapılarak davacının şirkette 2000 hisse sahibi olduğu, şirketin  %50 ortağı olduğu,  firma üzerinde söz hakkı olduğu,  firma üzerindeki tüm haklarının devam ettiğinin davalı yanca kabul ve garanti edildiğinin yazılı olduğu anlaşılmaktadır. Davacı, davalı ile aralarındaki işleme ilişkin olarak mutlak muvazaa bulunduğu iddiasına dayanmış, muvazaa sebebiyle hisse devri sözleşmesinin iptalini istemiş; mahkemece de muvazaa iddiası çerçevesinde inceleme yapılarak  iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Öncelikle, muvazaa ve inançlı işlem terimlerinin tanımlanmasında fayda bulunmaktadır. İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde de  tanımlanan muvazaa   TBK'nın 19.maddesinde  ''Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.''  şeklinde  yer almıştır. O  halde muvazaa, tarafların bir sözleşmede, yaptıkları sözleşmenin hiç hüküm doğurmaması veya görünüşteki sözleşmeden başka bir sözleşmenin hükümlerini doğurması hususunda anlaşmaları şeklinde tanımlanabilir.  Böylece taraflar, dışa (üçüncü kişilere) karşı aslında istemedikleri beyanlarıyla meydana gelen sözleşme ile görünmeyi,  fakat gerçekte, yaptıkları sözleşmenin ya hiç bir sonuç doğurmamasını veya başka bir sözleşmenin hükümlerini meydana getirmesini arzu etmekte ve bu hususta anlaşmaktadırlar. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır. İnançlı işlem işlem ise, inananın (itimat edenin) bir hakkını belirli bir süre veya amaçla inanılana geçirmeyi, inanılanın da inananın emir ve talimatlarına göre kullanıp amaç gerçekleşince veya süre dolunca hakkı tekrar inanana devretmeyi yüklendiği sözleşmeler olarak tanımlanabilir. Yargısal kararlarda ise inançlı sözleşme, inanılan tarafın elde ettiği hakkı, taraflarca güdülen amaç sona erdikten veya belirli bir süre geçtikten sonra inanana veya üçüncü kişiye devretme taahhüdünü içeren bir anlaşma olarak tarif edilmiştir. İnançlı sözleşme ile inanan (itimat eden) bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana (mutemede) devretmekte, borçlandırıcı bir sözleşme ile de inanılan kişinin hak ve yetkilerini sınırlandırmaktır. İnanılan hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca tekrar hakkı inanana iade etmeyi yükümlenmektedir.İnançlı işlemleri doğrudan doğruya düzenleyen kanun hükümleri yoktur. İnançlı işlemler, kişinin kendisini gizlemek amacıyla yapılabileceği gibi teminat amacıyla veya alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla da yapılabilecek işlemlerdir. İnançlı işlem, inanç sözleşmesi ve hakkın devri işlemi (kazandırıcı işlem olarak) olmak üzere iki temel unsurdan oluşmaktadır. İnanç sözleşmesi, inançlı işlemin hukuki sebebini, inanılanın salahiyet sınırlarını ve kapsamını, inançlı işlemin sona erme nedenlerini, inançlı işlemin sonra ermesinden sonra inanç konusu şeyin inanana devredilme biçimi ve koşullarını belirler. Bir başka deyişle, bu sözleşme inanç konusu şeyin yeniden inanılana devir edilmesinin temelini oluşturur. İnanç sözleşmesinin geçerliliği kural olarak, herhangi bir biçim koşuluna bağlı değildir. İnanç sözleşmesi, TBK'nın genel hükümlerine bağlıdır. Diğer bir unsur ise kazandırıcı işlem (yani hakkın devri) işlemidir. Kazandırıcı işlem ile inançlı işlem konusu şey doğrudan inanan veya üçüncü bir kişi tarafından inanılana devredilir. Bu suretle, inanılanın mal varlığı zenginleşirken inananın mal varlığında aynı oranda azalma meydan gelmektedir.Bu açıklamalara ve dosya kapsamına göre somut olayın değerlendirilmesinde; Davada vakıaların ileri sürülmesi taraflara, hukuki nitelendirmenin yapılması ise  hakime aittir. 6100 sayılı HMK'nın 33. maddesi gereğince hâkim Türk hukukunu re'sen uygular. Somut olayda,  mahkemece muvazaa hukuki sebebi kapsamında inceleme yapılmış, davacı yanca sunulan 24.05.2018 tarihli ve davalı imzasını taşıyan, davalı tarafça inkar edilmeyen bege ile ilgili herhangi bir inceleme ve tespitte bulunulmamıştır. Ancak az yukarıda da belirtildiği üzere 24.05.2018 tarihli belgede,  iptali istenen hisse devrine atıf yapılarak davacının şirkette 2000 hisse sahibi olduğu, şirketin  %50 ortağı olduğu,  firma üzerinde söz hakkı olduğu,  firma üzerindeki tüm haklarının devam ettiğinin davalı yanca kabul ve garanti edildiğinin yazılı olduğu görülmektedir. Bu durumda, iş bu belgenin inançlı işlem niteliğinde olup olmadığı  hususunda mahkemece herhangi bir araştırma yapılmadan eksik inceleme  ile karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuş ve ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir. Açıklanan bu gerekçelerle, HMK'nın 353/1.a.6. maddesi uyarınca dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda, ilk derece mahkemesince eksik inceleme ile karar verildiği anlaşıldığından, esasa dair istinaf nedenleri incelenmeksizin, ilk derece mahkemesinin istinafa konu hükmünün kaldırılarak, davanın yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda yeniden görülmesi için kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine dair aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.<br>KARAR: Yukarıda açıklanan gerekçelerle; 1-HMK'nın 353/1.a.6. maddesi uyarınca, ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının kaldırılmasına, 2-Yukarıdaki açıklamalar ışığında davanın yeniden görülmesi için dosyanın, kararı  veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine, 3-Davacı tarafından yatırılan istinaf peşin karar harcının, talep hâlinde, ilk derece mahkemesince yatıran tarafa iadesine, 4-Davacı tarafından yapılan kanun yolu giderlerinin, ilk derece mahkemesince, esas hükümle birlikte yargılama giderleri içinde değerlendirilmesine dair; HMK'nın 353/1.a maddesi uyarınca dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, oy birliğiyle ve  kesin olarak karar verildi.02.05.2024<br>KANUN YOLU: HMK'nın 353/1.a maddesi uyarınca  karar kesindir.</font></p></body></html>","metadata":{"FMTY":"SUCCESS","FMC":"ADALET_SUCCESS","FMTE":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","FMU":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","PTID":null,"TID":"d8059cd789f6872f","SID":"e1ec2b451cd24861"}}