{"data":"<html><head><meta http-equiv=\"Content-Type\" content=\"text/html; charset=UTF-8\"></head> <body leftmargin=\"25\" topmargin=\"20\" font face=\"Verdana\" size=\"2\"><p align=\"justify\"><font face=\"Verdana\" size=\"2\">T.C.<br>İZMİR<br>BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ<br>17. HUKUK DAİRESİ<br><br>DOSYA NO\t: 2020/1080 <br>KARAR NO\t\t: 2024/339<br>KARAR TARİHİ\t: 08/02/2024<br><br>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A<br>B Ö L G E  A D L İ Y E  M A H K E M E S İ   K A R A R I<br><br>İNCELENEN KARARIN<br>MAHKEMESİ\t: İZMİR 4. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ<br>TARİHİ\t\t: 27/09/2019<br>NUMARASI\t\t: 2018/326 Esas  2019/1036 Karar<br>DAVANIN KONUSU\t: Tazminat (Ticari Satımdan Kaynaklanan)<br>BAM KARAR TARİHİ\t: 08/02/2024<br>KARAR YAZIM TARİHİ\t: 08/02/2024<br><br>Davacı vekili tarafından yukarıda belirtilen karara karşı istinaf yasa yoluna başvurulması üzerine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 352. maddesi uyarınca yapılan ön inceleme sonucu eksiklik bulunmadığı anlaşılmakla; inceleme aşamasına geçildi. İncelemenin dosya üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dosya incelendi.<br>GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:<br>DAVA: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;  müvekkili şirketin davalılardan ... Şti. ile imzaladığı 22/04/2005 tarihli sözleşme ile Arnavutluk'un Kruja bölgesinde bulunan beton üretme fabrikasında kullanılmak üzere (saatte 250-450 ton kapasiteli) taş kırma makinesi satın aldığını, müvekkilinin ödemelerini düzenli bir şekilde yaptığını, davalı tarafından teslim edilen makinenin sözleşmede kararlaştırılandan daha düşük kapasiteli ve arızalı olduğunu, bu nedenle müvekkilinin davalı şirket yetkilileri ... ve ... ile defalarca görüştüğünü ancak sürekli oyalandığını, davalı  ... Şti. tarafından gümrük beyannamelerinin düşük fiyattan düzenlendiğini, bu sorunun da giderilmesi için şirket yetkilileri ile görüşme yapıldığını ancak yine hiçbir sonuç alınamadığını, makinedeki arızaların zamanla daha büyüdüğünü, ana makinenin patlayarak elektrik kablolarında yangın çıkmasına neden olduğunu, fabrikanın sözleşmede öngörülen tarihte faaliyete geçmemesi nedeniyle müvekkilinin taahhüt ettiği işlerini zamanında yerine getiremediğini, makinenin ve fabrikanın tam kapasite ile çalışmasının sağlanmadığını, müvekkilinin 05/01/2006 tarihinde Arnavutluk Cumhuriyeti Kruja 1. Derece Mahkemesi’ne başvurduğunu ve 08/06/2006 tarihinde mahkeme tarafından davanın kabul edilerek “müvekkili şirketin alacaklı olduğunun” hüküm altına alındığını, davalı  ... Şti. tarafından karara karşı temyiz yoluna başvurulduğunu, ancak Arnavutluk Cumhuriyeti Temyiz Mahkemesi’nin 15/01/2008 tarihli kararı  ile  temyiz  itirazlarının  reddedildiğini, İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2015/382 Esas ve 2016/102 Karar sayılı kararı ile “Arnavutluk Kruja 1. Derece Mahkemesi’nin 63/708 temel kayıt numaralı, 05/01/2006 kayıt tarihli, 329 karar sayılı, 08/06/2006 tarihli kesinleşmiş kararının tenfizine” karar verildiğini, tenfiz işlemlerinin tamamlanması üzerine, davalı  ... Şti. aleyhine Karşıyaka 4. İcra Müdürlüğü’nün 2017/656 sayılı dosyasında 6.039.659,00 USD üzerinden icra takibi başlatıldığını, Torbalı İcra Müdürlüğü'nün 2017/1579 Talimat sayılı dosyasında 29/08/2017 tarihinde borçlu şirketin “... Mah. ... Cad. ... No:... ...-...” adresine fiili hacze gidildiğini, haciz yerinde diğer davalı ... Şti. yetkilisi ...'ın \"borçlu şirketin adını hiç duymadığını\" söylediğini, ancak haciz yerinde yapılan incelemede haciz uygulanan binada üst kısmında “...” logosunun olduğunun belirlendiğini ve bir kısım taşınır malın haczedilerek ..’a yediemin olarak bırakıldığını, Karşıyaka İcra Müdürlüğü tarafından \"haczin İİK'nın 99. madde hükümlerine göre uygulandığına\" karar verildiğini, ancak Karşıyaka 2. İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2017/492 Esas ve 2017/453 Karar sayılı kararı ile \"İİK'nın 96-97 madde hükmünün uygulanmasına\" karar verildiğini, Karşıyaka 2. İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2017/493 Esas-2017/454 Karar sayılı kararı ile de \"geçerli bir istihkak iddiası olmadığının\" hüküm altına alındığını, 20/09/2017 tarihinde aynı adreste yapılan haciz esnasında  ... Şti.'yi temsilen ...'ın haciz yerinde hazır bulunduğunu, her iki şirketin de ortağı ve yöneticisi olmasına rağmen ...'ın şirket tüzel kişiliklerini kullanarak borçtan kurtulmak için haciz yerinde “... ile hiçbir bağlantımız yoktur. Borçluyu tanımayız. ...nin ortağı değilim. Haksız suçlamalar beni incitmektedir.” şeklinde beyanlarda bulunduğunu, haciz esnasında fabrika duvarında “...” logosunun olduğunu, bilgisayarların masa üstünde “...” “...” yazılı borçlu şirkete ait 6 ayrı yazılım/şifreleme olduğunun belirlendiğini, Karşıyaka 1. İcra Hukuk Mahkemesi'nin kararları doğrultusunda 09-11/10/2017 tarihlerinde şirket yetkilisi ...’ın huzurunda hacizli malların muhafaza altına alındığını ve ilave hacizler yapıldığını,  ... Şti. tarafından “... Şti.'nin   30/09/2007   tarihinde   faaliyetine   son   verdiği,   şirketler    arasında   organik   bağ bulunmadığı” iddiası ile Karşıyaka 2. İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2017/512 Esas sayılı dosyasında istihkak davası açıldığını, davalı .... Şti.'nin müvekkiline olan borçlarını ödememek adına muvazaalı bir şekilde faaliyetine .... Şti. olarak devam ettiğini, hatta bu iki şirketin bazı çalışanlarının dahi aynı olduğunu,  davalı ... ailesinin farklı unvanlar altında şirketler kurarak üçüncü kişileri zarara uğratmak suretiyle borçlandırıcı işlemler yaptıklarını, alacaklılarından mal kaçırmak için şirketin tüzel kişiliklerinin korumasından faydalandıklarını, tüzel kişiliği kötüye kullanan ortakları sorumlu tutma hakkının bulunduğunu, yükümlülük ve borçtan kurtulmak için tüzel kişilik bir araç olarak kullanılıyorsa artık perdenin kaldırılması gerektiğini, davalıların, müvekkili şirketi zarara uğratma kastı ile hareket ettiklerini, sürekli pay devri yaptıklarını ve şirket mallarını kaçırdıklarını, davalıların akrabalık ilişkisi ve ortaklık durumları dikkate alındığında alacaklarını ödememek adına yaptığı tüm işlemlerin batıl olduğunu ve şahsi sorumluluklarını doğurduğunu, davalı şirketlerin ve ortakların arasındaki akrabalık ilişkisi incelendiğinde; ...'nin ilk kurucularının ... ve ... (...) olduğunu, şirket hisselerinin ... ve ...’a devredildiğini, ...'nin de ilk kurucusu ... (...) iken zaman içinde ...’a devredildiğini, her iki şirketin faaliyet alanlarının, kurulu oldukları yerin, kullanmış oldukları makine teçhizatının aynı olduğunu, ...'nin Arnavutluk Mahkemelerinde temyiz itirazının reddedilmesi üzerine ...-... (...) adına şirket kurulduğunu ve ...'nin tüm makine ve teçhizatlarının kayıtlarda bu şirket üzerine devredilmiş gibi gösterildiğini, daha sonra ...’ye devredilerek ...-... (...) şirketinin tasfiye edildiğini, Karşıyaka 1. İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2017/512 Esas sayılı dosyasında alınan bilirkişi raporunda; \"...'ye ait makinelerin ...oğlu Makine-... (...) üzerinden ...'ye muvazaalı bir şekilde devredildiği, şirketler arasında organik bağ olduğu ve birbirinin devamı niteliğinde oldukları\" hususunun ortaya konduğunu, istihkak iddia eden ...'nin sicilde yer alan adresi ile haciz işlemi için gidilen adresin tamamen farklı olduğunu, ...'nin sicilde kayıtlı adresi “... Mah. .../... Sok. ... Blok No:.../...” ... ...” olmasına rağmen borçlu ...'nin “... Mah. ... Cad. ... No:... ... ...”  adresinde faaliyet gösterdiğini belirterek, bu davalı şirketler arasındaki tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına, davalı ...'nin müvekkili şirkete olan tüm borçlarından dolayı diğer davalıların da  şahsi sorumlu olduğunun tespitine, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile tahsilde tekerrür olmaksızın şimdilik 100.000,00 USD’nin takip tarihinden itibaren bankalarca dövize uygulanan en yüksek ve değişken faiz oranlarında faizi ile tahsil tarihindeki döviz kuru üzerinden davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, muvazaalı olarak devri yapılan davalı ... (...) adına kayıtlı ... İli, ... İlçesi, ... Mahallesi'nde bulunan, ... ada, ... parsel numaralı taşınmazın, davalılar adına kayıtlı diğer tüm şahsi mal varlıklarının, tüm taşınır ve taşınmazların UYAP ve TAKBİS sistemlerinden araştırılarak, davalı şirketlere ait makine ve teçhizat ve araçların dava sonuna kadar üçüncü kişilere devrinin önlenmesi için ihtiyati tedbir/haciz kararı verilmesine karar verilmesini istemiştir.<br>CEVAP: Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; davacı tarafın ileri sürdüğü isteklerinin zaman aşımına uğradığını, dava konusu şirket hissesinin devri üzerinden 12-13 yıl süre geçtiğini, TTK ve TBK’da öngörülen 2, 5 ve 10 yıllık zaman aşımı sürelerinin dolduğunu, dava konusu isteklerin dayanağının bulunmadığını, müvekkilinin uzun bir süre yani 12 yıl önce söz konusu şirkette bulunan hissesini 3. kişi ...’a devrettiğini  ve şirket ile ilgisinin kalmadığını, bu nedenle şirketin borçlarından dolayı  şahsi  sorumluluğunun bulunmadığını, limited şirket ortaklarının sınırlı sorumluluk kapsamında şirket borçlarından sorumlu olmayıp sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle ve şirket sözleşmesinin öngörülmesi halinde ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerini yerine getirmekle yükümlü olduklarını, dolayısıyla şirketin 3. kişilere olan borçlarından dolayı ve şirket alacaklılarına karşı sorumluluklarının olmadığını, nitekim Yargıtay HGK’nın 07/04/1971 tarihli kararında limited şirketin borcundan dolayı ortağın doğrudan doğruya takip edilemeyeceğinin belirtildiğini, müvekkilinin iyi niyetli olmadığına ve dürüstlük kuralına aykırı davrandığına ilişkin herhangi bir delilin bulunmadığını belirterek, davanın öncelikle süre yönünden, bu olmadığı takdirde esastan reddine karar verilmesini istemiştir. <br>Davalılar .... Şti. ve ... vekili cevap dilekçesinde özetle; davayı ve ihtiyati hacze konu olan olayın davalı ...  Şti. ile davacı şirket arasında 22/04/2005 tarihinde yapılan bir makine satım sözleşmesinden kaynaklı ayıp iddiasına dayalı alacak davası olduğunu, bu davanın bu taraf şirketler arasında Arnavutluk Mahkemesi’nde yargılama konusu yapıldığını ve 08/06/2006 tarihinde verilen kararın 15/01/2008 tarihinde kesinleştiğini, söz konusu davada taraf olmayan müvekkillerine karşı açılan eldeki bu davanın tarihinin ise 13/03/2018 olduğunu, kararın tenfizi ve icrası için öngörülen 10 yıllık sürenin dolduğunu, emsal kararlara göre mahkemece öncelikle Arnavutluk İcra Kanunu’nda ilamın 10 yıllık süre içinde infazı yönünde benzer bir düzenleme olup olmadığı hususunun incelenmesi ve buna göre yargılamaya devam edilmesi gerektiğini, davacının ihtiyati haciz istemekte hukuki yararının bulunmadığını, davanın tenfiz kararından 3 yıl sonra açıldığını, alacağın tahsili için 10 yıldan fazla beklendiğini, davacının dava şartı olan teminat gösterme zorunluluğunu yerine getirmeden dava açtığını, bu nedenle ihtiyati haciz kararı verilemeyeceğini, 2005 yılındaki satış sözleşmesi tarihinde ...’nin ortaklarının başka kişiler olduğunu, müvekkilinin o tarihte bu şirketin ortağı dahi olmadığını, müvekkili ...’ın ...’nin ortaklığına bu işlemden yaklaşık 7 yıl sonra geçtiğini, ihtiyati haciz kararına dayanak mahkeme kararının dayanağı olan bilirkişi raporunun İcra Mahkemesinde makine mühendisi ve mali müşavir bilirkişiler tarafından düzenlendiğini ve organik bağ ve “perdenin kaldırılması” teorisi konusunda bu kişilerin uzmanlığının bulunmadığını, Arnavutluk Cumhuriyeti Kruja 1. Derece Mahkemesi’nin 08/06/2006 tarihli, 329 sayılı kararının ... aleyhine “640,945 ABD doları hasar ve 149,340 TL fazla ödemeden kaynaklı bedel ve karar yerine getirilinceye kadar işletilen günlük 1.313 ABD dolarının tahsiline” ilişkin olduğunu, bu kararın 15/01/2008 tarihinde kesinleştiğini, kararın uzun yıllar tenfiz edilmediğini, bunun sebebinin karar infaz edilinceye kadar uygulanan günlük 1.313 USD doların faizinin işletilmeye çalışılması olduğunu, takipte 6.039.659 ABD dolarının tahsilinin istendiğini, kararın tenfizinin İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 08/03/2016 tarihli, 2015/382 Esas ve 2016/102 Karar sayılı kararı ile sağlandığını, ...’nin sicildeki kaydının terkininden sonra tenfiz kararı verildiğini, bu yönü ile kamu düzenine aykırılığın olduğunu, alacağın zaman aşımına uğradığını, yabancıların Türkiye’de açacakları davada teminat gösterme zorunluluğunun bulunduğunu, bunun davacı tarafından yerine getirilmediğini, buna ilişkin dava şartı yerine getirilmeden ihtiyati haciz kararı verilemeyeceğini, davacı tarafın isteğini iki şirketin ortakları arasında akrabalık bağının bulunmasına bağladığını, istisnai bir durum olan tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına hakkın açıkça kötüye kullanıldığının kesin olduğu hallerde başvurulacağını, bu teorinin uygulanması için öz kaynak yetersizliği, mal varlıklarının birbirine karışması ve yabancı yönetim gibi hallerin olması gerektiğini, mal varlıklarının birbirine karışmasının ise şirketlerden birinin piyasaya olan borçları üstlenip diğerine gelirin aktarılması, ortaklarını şirketin parasını kendi paraları gibi kullanmaları halinde söz konusu olacağını, somut olayda bu hallerden hiçbirinin bulunmadığını, sadece aynı aileden kişilerin  şirketlerin  ortağı  olması ve birbirinden yaklaşık 5-6 yıl sonra hisse devir yoluyla kurulan müvekkili şirkette müvekkili ...’ın yönetici olması durumunun söz konusu olduğunu, şirketler arası para aktarımı, piyasayı dolandırıcı faaliyet ve alacaklıların bu yolla ödenmemesi durumunun söz konusu olmadığını, ... Şti.’nin ticari faaliyetini sonlandırmış bir şirket olduğunu, kaldı ki dava konusu alacağın 22/04/2005 tarihli, 300.000,00 USD miktarlı bir satım sözleşmesinden kaynaklanmadığını, bu alacağa ilişkin verilen kararın 600.000,00 USD’ye ilişkin olduğunu, defterler incelendiğinde görüleceği üzere yılda 30.000.000 USD civarında ciro yapan müvekkili şirketin 300.000,00 USD miktarında bir satım sözleşmesi için kurulduğunu ve arkasına sığınılmış bir tüzel kişilik olduğunu iddia etmenin abes olduğunu, müvekkili ...’ın aktif ticaretle uğraştığını ve başkaca şirketlerde de ortaklıklarının bulunduğunu, diğer aile bireylerinin de çok sayıda şirket ortaklıklarının bulunduğunu, tüzel kişilik perdesinin kaldırılması için iktisadi anlamda kardeş şirketler olunması ve şirketler arasında muhasebe ilkelerine aykırı şekilde para transferlerinin bulunması, tüm bu işlemlerinin alacaklılardan para kaçırmak amacıyla kötü niyetli olarak yapılması gerektiğini, somut olayda her iki davalı şirket arasında herhangi bir para transferinin, iktisadi kardeşliğin ve tüzel kişiliğin alacaklılara karşı kötüye kullanıldığına ilişkin verilerin bulunmadığını, dava konusu alacağa ilişkin makine satışında .... Şti.’nin taraf olduğunu, o tarihte ... Şti.’nin kurulmadığını ve ... ile diğer davalılar tarafından devir alınmadığını, ...nin 25/05/2002 tarihinde kurulduğunu, ortaklarının ... ve ... olduğunu, sözleşme tarihinin 22/04/2005 olduğunu, ... Şti.’den ... hisselerini 15/04/2009 tarihinde ... ise 17/02/2012 tarihinde devraldığını, şirketler arasındaki para ve mal transferinin ortaya konmadığını belirterek, davanın zaman aşımı nedeniyle ve esastan reddine karar verilmesini istemiştir. <br>Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; 22/04/2005 tarihli sözleşmenin ... Ltd. Şti. ile davacı arasında kurulduğunu, bu sözleşmeye dayalı alacağın Arnavutluk Mahkemesi’nde yargılama konusu yapıldığını, 08/06/2006 tarihinde verilen kararın 15/01/2008 tarihinde kesinleştiğini, müvekkili hakkında açılan davanın 13/03/2018 olduğunu, kararın tenfizi ve icrası için öngörülen 10 yıllık sürenin dolduğunu, mahkemece öncelikle Arnavutluk İcra Kanunu’nda ilamın 10 yıllık süre içinde infazı yönünde benzer bir düzenleme olup olmadığının incelenmesi ve bu sonuca göre yargılamaya devam edilmesi gerektiğini, alacağın zaman aşımına uğradığını, yabancıların Türkiye’de açacakları davada teminat gösterme zorunluluklarının bulunduğunu, davacı tarafın her iki davalı şirket ortakları arasında akrabalık bağının bulunduğu iddiasına dayandığını, tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ve organik bağlantı nedeniyle gerçekte tarafı olunmayan bir borç nedeniyle kişilerin sorumlu tutulmasının oldukça ağır koşullara bağlandığını ve güçlü delillerle ispatının gerektiğini, somut olayda perdeyi kaldırma teorisinin uygulanma koşullarının bulunmadığını, dava konusu alacağın temeli olan 22/04/2005 tarihli satış sözleşmesi yapıldığı sırada ...’ın ... Şti.’nin ortağı bile olmadığını, kaldı ki bu şirketin ticari faaliyetlerini sonlandırmış bir şirket olduğunu, davalı şirketler arasında iktisadi anlamda kardeş şirket olma ve para transferi gibi bir durumunun söz konusu olmadığını, ...Şti.’nin kuruluş tarihinin 21/05/2002 olduğunu, ortaklarının ... ve ... olduğunu ve ...’ın ortaklığını 12/01/2003 tarihinde hisselerini devir etmek suretiyle sonlandırdığını, fabrika binasına ait tapu bilgileri incelendiğinde taşınmazın 02/11/2004 tarihinde ...’a 20 yıllık intifa verilerek ...'e satılmış olduğunun görüleceğini, bu taşınmazda 12/11/2009 tarihinde teklif yapıldığını, 01/07/2011 tarihinde taşınmazın ...’a satıldığını, sonrasında taşınmazın 1/2’sinin 31/12/2015 tarihinde ...’a satıldığını, dolayısıyla  dava  konusu  alacak  ile  bu  tapu  arasında  hiçbir  bağlantı  veya  mal kaçırmaya yönelik transfer işleminin olmadığını belirterek, davanın zaman aşımı nedeniyle, bu  olmadığı takdirde esastan reddine karar verilmesini istemiştir.<br>Davalı .... Şti. tasfiye memuru davaya cevap verilmemiştir. <br>MAHKEMECE: \"....Dava; davalılar arasında var olduğu ileri sürülen tüzel kişilik perdesinin kaldırılması, alacağın tahsili istemine ilişkindir.<br>Davalı tarafın zaman aşımı itirazında bulunması nedeniyle bu itiraz öncelikli olarak incelenmiştir. Yapılan inceleme ve değerlendirmeye göre; MÖHUK’un 8. maddesine göre zaman aşımı, hukuki işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tabidir. Davacının 05/01/2006 tarihinde açtığı alacak davası Arnavutluk Mahkemesi tarafından 08/06/2006 tarihinde karara bağlanmış, karar ise 15/01/2008 tarihinde kesinleşmiştir. Bu kararla ilgili tenfiz davası ise İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2015 yılında açılmış, mahkemece 15/03/2016 tarihinde tenfiz kararı verilmiş ve bu karar da 01/06/2016 tarihinde kesinleşmiştir. Tenfiz edilen kararın icrası ise Karşıyaka 4. İcra Müdürlüğü'nün 2017/856 sayılı dosyasında 11/01/2017 tarihinde istenmiştir. İcra dosyasında talimat yolu ile 29/08/2017 tarihinde ve 20/09/2017  tarihinde borçlu adresine haciz işlemi için gidilmiştir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 27/10/2016 tarihli, 2015/11556 Esas ve 2016/8472 Karar sayılı emsal kararında 5718 saylı MÖHUK'un 8. maddesi hükmüne göre zamanaşımının hukuki işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tabi bulunduğu, bu bağlamda uyuşmazlığın esasına uygulanacak hukukun da Türk hukuku olduğu, yabancı mahkemelerde açılan davalar sonucu verilen kararların hükümleri kapsamında tanınması veya tenfizine dair bir karar bulunmadığı sürece yabancı mahkemede dava açılmasının TBK'nın 154. maddesine göre zaman aşımını kesen sebep olarak dikkate alınmayacağı benimsenmiştir. Somut olay bakımından uygulanabilecek bir milletlerarası sözleşme hükmü ve özel bir kanun hükmü bulunmadığından MÖHUK'un ilgili bağlama kuralına göre değerlendirme yapıldığında uyuşmazlığa Türk hukuknun uygulanması gerekecektir. Dava konusu alacağın taraflar arasındaki 22/04/2005 tarihli satış sözleşmesinden doğduğu, 25/07/2005 tarihli tazmin sözleşmesi ile en geç 25/07/2005 tarihinde muaccel hale geldiği, Arnavutluk Mahkemesindeki davanın 05/01/2006 tarihinde açıldığı, kararın 15/01/2008 tarihinde kesinleştiği, kararın tenfizinin 15/03/2016 tarihinde kabul edildiği hususları göz önüne alındığında; alacağın doğduğu 25/07/2005 tarihinden itibaren tenfiz kararının verildiği tarihe kadar 10 yıllık zaman aşımı süresinin dolduğu, olayda uygulanması gereken zaman aşımı süresinin TBK'nın 146. maddesi çerçevesinde 10 yıllık zaman aşımı süresi olduğu,  ... Şti. Dışındaki davalıların Arnavutluk Mahkemesinde açılan davanın tarafı olmadıkları, davanın ve sonucunda verilen kararın o davanın tarafları yönünden bağlayıcı olacağı, dolayısıyla somut olayda doğrudan davalılara yönelik olarak zamanaşımını durduran ya da kesen sebeplerin bulunmadığı anlaşıldığından, davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar vermek gerekmiştir.<br>Her ne kadar davalılardan  ... Şti. tarafından zaman aşımı itirazı ileri sürülmemiş ve mahkememizce tüm davalılar yönünden davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmiş ise de; açılan davada aralarında davalı ... Ltd. Şti.’nin de bulunduğu  tüm davalılardan 100.000,00 USD alacağın müştereken ve müteselsilen tahsili istenmiştir. Ancak davalı ... Şti. hakkında dava konusu alacakla ilgili olarak zaten Arnavutluk Mahkemesi tarafından verilen ve 08/06/2006 tarihinde kesinleşen karar bulunup, bu kararla ilgili tenfiz davası da İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 15/03/2016 tarihinde kabul edilerek 01/06/2016 tarihinde kesinleşmiştir. Dolayısıyla ortada davalı ... Şti. hakkında aynı alacakla ilgili olarak “alacağın tahsiline” ilişkin olarak kesinleşen ve tenfizine karar verilen bir karar varken eldeki bu davada da alacağın tahsilinin istenmesinde hukuki yarar bulunmamaktadır. Dolayısıyla kısa kararda bu davalı yönünden de “davanın zaman aşımı nedeniyle reddine” karar verilmiş ise de red gerekçesi “hukuki yarar yokluğu” olduğundan, kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki bulunmaması bakımından bu hususa sadece gerekçeli kararda değinilmesi gerektiği, \"gerekçesi ile \"Davanın zaman aşımı nedeniyle reddine, \"şeklinde karar verilmiştir,<br>Mahkeme kararına karşı davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.<br>İSTİNAF BAŞVURU SEBEPLERİ:<br>Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Yerel Mahkeme tarafından verilen 27.09.2019 tarihli kararı ile davanın esasına girmeksizin; davalılardan ... yönünden hukuki yarar yokluğu nedeniyle diğer davalılar yönünden ise zamanaşımı nedeniyle reddine karar verildiğini, ancak ilgili kararın dosyaya sunulan ve özensizce hazırlanıp yanlış bilgi ve tespitlerle dolu itiraza uğramış uzman görüşünün tekrarı niteliğinde olup usül ve yasaya aykırı olduğundan kaldırılmasının gerektiğini, öncelikle kısa karar ve gerekçeli karar arasında çelişkinin mevcut olduğunu, yerel mahkemece; davalılardan ... tarafından zamanaşımı itirazı bulunmamasına rağmen kısa kararda davanın zamanaşımında reddine karar verilmiş iken gerekçeli kararda hukuki yarar yokluğundan reddine karar verildiği yönündeki açıklamaların HMK hükümlerine aykırı olduğunu, huzurdaki davanın TMK 2. madde kapsamında açılan “tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına” ilişkin olup temeli muvazzalı işleme dayandığını, ilk derece mahkemesinde yapılan yargılamanın her aşamasında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere; davalılar ve  ... ailesinin, muvazaalı işlemler ile farklı unvanlar altında şirketler kurarak üçüncü kişileri zarara uğratıp, borçlandırıcı işlemler yapmış, alacaklılarından mal kaçırmak için şirket tüzel kişiliklerinin korumasından faydalandıklarını,  muvazaa iddiasına dayalı davaların zaman aşımına ve hak düşürücü süreye tabi olmaksızın her zaman açılabileceğini, muvazaalı işlemin, akdedildiği andan itibaren  hükümsüz olduğunu, muavazaalı işlemin tarafları hariç olmak üzere, muvazaanın üçüncü kişilerce her zaman ileri sürülebileceği gibi hakim tarafından resen dikkate alınabileceğini, müvekkilinin muvazaalı işlemden yapılan haciz işlemi ile haberdar olduğunu, 29.08.2017 tarihli haciz işlemi sonucu yapılan açılan istihkak davasında ... ve ...nin aynı şirket olduğunu, ... ailesinin muvazaalı işlemler ile şirketin aktifini azaltarak alacağın tahsilini engellediğini öğrendiğini, kabul anlamına gelmemekle birlikte “zaman aşımının müteselsil borçlulardan veya bölünemeyen borcun borçlularından birine karşı kesilince, diğerlerine karşı da kesileceğini, ilk derece mahkemesi tarafından yapılan yargılamada zamanaşımın Arnavutluk mahkemelerinde görülen dava ve dava sonucu verılen kararın tenfizi nedenleriyle ... açısından kesildiği ve bu borçlu için zaman aşımı süresinin dolmadığı açıkça kabul edilerek kararda belirtilmış olmasına karşın dığer davalılar yönünden davanın (açık kanun hükmüne ragmen) zamanaşımından reddedilmesinin  hatalı olduğunu, tenfiz edilen kararlar yönünden zamanaşımı başlangıcının ancak tenfiz tarihi olarak kabul edilebileceğini, Arnavutluk mahkemesi kararının kesinleşmiş ve tenfiz edilmiş olduğundan, davaya konu edilen alacağın ve dava sonucunda verilen hükmün zamanaşımına uğradığından söz edilemeyeceğini, tüzel kişilik perdesinin arkasına gizlenerek yapılan işlemlerin batıl olduğunu, davalıların akrabalık ilişkisi ve ortaklık durumları dikkate alındığında alacaklarını ödememek adına yaptığı tüm işlemlerin batıl olduğunu ve şahsi sorumluluklarını doğurduğunu, 22.04.2005 tarihli sözleşme her iki şirket ortağı ve temsilcisi ... tarafından imzalandığını, bu kapsamda; davalı ... ve ...’a duyulan güven doğrultusunda gerçekleştirilen hukuki işlemlerin sonuçlarından, şirketlerin malvarlığını gizlemek için sürekli devir işlemi yapan aynı zamanda aile üyeleri olan tüm şirket ortakları şahsi mal varlığıyla sorumlu tutulmalarının gerektiğini, davalıların muvazaalı işlemleri dikkate alındığında muvazaalı işlemlerin zamana yayıldığı ve bu nedenle zamanaşımı süresinin işlemeyeceğinin açık olduğunu, ...nin ilk kurucularının ... ve ... (...) olup şirket hisselerinin ... ve ...’a devredildiğini, ...nin de ilk kurucusunun ... (...) iken zaman içinde ...’a devrettiğini, her iki şirketin faaliyet alanları, kurulu oldukları yer, kullanmış oldukları makine teçhizatının aynı olduğunu, yani müvekkiline olan borçlarından kurtulmak için birbirinin devamı niteliğinde faaliyet gösteren şirketler olduğunu, Arnavutluk Cumhuriyeti Kruja 1. Derece Mahkemesince müvekkilinin alacaklı olduğu yönünde hüküm kurulması üzerine, şirket faaliyetlerine son verildiği şeklinde bir görüntünün altına gizlenerek,  davalıların borçtan kurtulmak için satış, hisse devri, yeni şirket kurulumu gibi muvazaalı işlemlerde birlikte hareket ettiğinin çok açık göstergesi olduğunu, HK Makinanın Arnavutluk Mahkemelerinde temyiz itirazının reddedilmesi üzerine, ...-...(...) adına şirket kurulmuş ve ...nin tüm makine ve teçhizatları kayıtlarda bu şirket üzerine devredilmiş gibi gösterilerek daha sonra ...’ye devredilerek ...-...(...) şirketinin tasfiye edildiğini beyanla ve açıkladıkları diğer nedenlerle yerel mahkemece davanın zamanaşımından reddine yönelik verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu  belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmesini istinaf başvuru sebebi olarak ileri sürümüştür.<br>DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE:<br>Dava, davalılar arasında var olduğu ileri sürülen tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ve alacağın tahsili istemine ilişkindir.<br>İstinaf kanun yolu başvurusuna konu edilen karar hakkında; 6100 sayılı HMK'nın 355. maddesindeki düzenleme gereğince, istinaf dilekçesinde belirtilen nedenler ve kamu düzenine ilişkin aykırılık bulunup bulunmadığı hususlarıyla sınırlı olarak inceleme yapılmıştır.<br>Türkiye Cumhuriyeti Anayasası yargılamanın açıklığı ilkesini kabul etmiştir. 6100 sayılı HMK'nın 294. ve devamı maddelerinde hükmün nasıl tesis edileceği ve sonrasında kararın nasıl yazılacağı etraflıca hükme bağlanmıştır. Yargılamanın açık bir şekilde yapılması ve tesis edilen hükmün açıkça belirtilmesi ilke olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle hükmün açık, anlaşılır ve şüpheye yer vermeyecek şekilde infazı kabil olarak kurulması ve de en önemlisi sonradan yazılacak gerekçeli kararın kısa karara uygun bulunması gerekir. Aksi halde, yargılamanın açıklığı ilkesi dolayısıyla kamu vicdanı zedelenmiş ve mahkeme kararlarına duyulan güven sarsılmış olacaktır. Kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki olmaması gerektiği gibi gerekçe ile hüküm fıkrası arasında da çelişki bulunmaması yasal bir zorunluluk olup, HMK'nın 298/2. maddesinde gerekçeli kararın tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamayacağı düzenlenmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2009/19-109 Esas ve 2009/123 Karar sayılı ilamında da değinildiği üzere, 10.04.1992 tarih, 1991-7 Esas 1992-4 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, hâkimin tefhim etmiş olduğu kısa kararla gerekçeli kararın uyum içinde olması gerektiğini öngörmektedir. Yargı erkinin görev ve yetkisi, Anayasa ile yasaları amaçlarına uygun olarak yorumlayıp uygulamak, keza İçtihadı Birleştirme Kararlarının bağlayıcılığını gözetmekten ibarettir. Kısa kararla gerekçeli karar arasındaki çelişkiye cevaz verilmemesinin amacı, kamunun mahkemelere olan güveninin sarsılmamasına yöneliktir. Tefhim edilen hüküm başka, gerekçeli karardaki hüküm başka ise bu durumun mahkemelere olan güveni sarsacağı tartışmasızdır.<br> Kararların bu hususlara aykırı oluşturulması mahkeme kararlarına duyulan güveni sarsacağı gibi verilen kararların hukuki denetiminin yapılmasını da olanaksız kılmaktadır.<br>6100 sayılı HMK 297. maddesi (1086 sayılı HUMK. m. 388) uyarınca mahkeme kararında, iki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması, ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde,  hüküm sonucu kısmında da, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Aynı Kanunun 389. maddesinde de “Verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddüdü mucip olmıyacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır” hükmüne yer verilmiştir (6100 sayılı HMK m. 297 ve 298). Belirtilen madde hükümlerine göre, hakim gerekçeye uygun karar vermek zorunda olup gerekçe ile hüküm birbirine uygun olmalıdır. Başka bir anlatımla, tesis edilen hüküm, infazı kabil ve uygulanabilir olmalıdır. Bu kural yargıda açıklık ve netlik prensibinin bir gereğidir.<br>Yine Anayasanın 141. maddesinin 3. fıkrası hükmü de mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerektiğini düzenlemektedir. <br>Bir mahkeme kararının gerekçesi, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyar; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterir. Tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta bir gerekçe bölümünün bulunması zorunludur. Ayrıca, karar aleyhine yasa yollarına başvurulduğunda kanun yolu incelemesi sırasında gerekçe sayesinde kararın usul ve yasaya uygun olup olmadığı denetlenebilir. Diğer bir anlatımla, kanun yolu incelemesi ancak bir kararın gerekçe taşıması halinde mümkün olabilir. Dolayısıyla gerekçe, bir hükmün olmazsa olmaz unsurudur.<br>Nitekim, 07.06.1976 gün ve 3/4-3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde yer alan \"Gerekçenin, ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği, yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir\" şeklindeki açıklama ile de aynı ilkeye vurgu yapılmıştır.<br>Ayrıca HMK.' nun 26. maddesine göre; ''Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir. <br>Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır.''<br>Anılan hususlar kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama, gerek yargı erki ile hakimin, gerek mahkeme kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile bağdaşmaz.<br><br>Bölge Adliye Mahkemeleri'nce ancak ilk derece mahkemesince yukarıda belirtildiği gibi usulünce tefhim edilmiş kısa karar ve bu kısa karara uygun olarak yazılmış gerekçeli karar hakkında istinaf değerlendirmesi yapılabilir. <br>Yukarıdaki açıklamalar ışığında istinaf incelemesine konu kararda; ''Davalı tarafın zaman aşımı itirazında bulunması nedeniyle bu itiraz öncelikli olarak incelenmiştir. Yapılan inceleme ve değerlendirmeye göre; MÖHUK’un 8. maddesine göre zaman aşımı, hukuki işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tabidir. Davacının 05/01/2006 tarihinde açtığı alacak davası Arnavutluk Mahkemesi tarafından 08/06/2006 tarihinde karara bağlanmış, karar ise 15/01/2008 tarihinde kesinleşmiştir. Bu kararla ilgili tenfiz davası ise İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2015 yılında açılmış, mahkemece 15/03/2016 tarihinde tenfiz kararı verilmiş ve bu karar da 01/06/2016 tarihinde kesinleşmiştir. Tenfiz edilen kararın icrası ise Karşıyaka 4. İcra Müdürlüğü'nün 2017/856 sayılı dosyasında 11/01/2017 tarihinde istenmiştir. İcra dosyasında talimat yolu ile 29/08/2017 tarihinde ve 20/09/2017  tarihinde borçlu adresine haciz işlemi için gidilmiştir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 27/10/2016 tarihli, 2015/11556 Esas ve 2016/8472 Karar sayılı emsal kararında 5718 saylı MÖHUK'un 8. maddesi hükmüne göre zamanaşımının hukuki işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tabi bulunduğu, bu bağlamda uyuşmazlığın esasına uygulanacak hukukun da Türk hukuku olduğu, yabancı mahkemelerde açılan davalar sonucu verilen kararların hükümleri kapsamında tanınması veya tenfizine dair bir karar bulunmadığı sürece yabancı mahkemede dava açılmasının TBK'nın 154. maddesine göre zaman aşımını kesen sebep olarak dikkate alınmayacağı benimsenmiştir. Somut olay bakımından uygulanabilecek bir milletlerarası sözleşme hükmü ve özel bir kanun hükmü bulunmadığından MÖHUK'un ilgili bağlama kuralına göre değerlendirme yapıldığında uyuşmazlığa Türk hukuknun uygulanması gerekecektir. Dava konusu alacağın taraflar arasındaki 22/04/2005 tarihli satış sözleşmesinden doğduğu, 25/07/2005 tarihli tazmin sözleşmesi ile en geç 25/07/2005 tarihinde muaccel hale geldiği, Arnavutluk Mahkemesindeki davanın 05/01/2006 tarihinde açıldığı, kararın 15/01/2008 tarihinde kesinleştiği, kararın tenfizinin 15/03/2016 tarihinde kabul edildiği hususları göz önüne alındığında; alacağın doğduğu 25/07/2005 tarihinden itibaren tenfiz kararının verildiği tarihe kadar 10 yıllık zaman aşımı süresinin dolduğu, olayda uygulanması gereken zaman aşımı süresinin TBK'nın 146. maddesi çerçevesinde 10 yıllık zaman aşımı süresi olduğu,  ... Şti. Dışındaki davalıların Arnavutluk Mahkemesinde açılan davanın tarafı olmadıkları, davanın ve sonucunda verilen kararın o davanın tarafları yönünden bağlayıcı olacağı, dolayısıyla somut olayda doğrudan davalılara yönelik olarak zamanaşımını durduran ya da kesen sebeplerin bulunmadığı anlaşıldığından, davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar vermek gerekmiştir.<br>Her ne kadar davalılardan  ... Şti. tarafından zaman aşımı itirazı ileri sürülmemiş ve mahkememizce tüm davalılar yönünden davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmiş ise de; açılan davada aralarında davalı .... Ltd. Şti.’nin de bulunduğu  tüm davalılardan 100.000,00 USD alacağın müştereken ve müteselsilen tahsili istenmiştir. Ancak davalı .... Şti. hakkında dava konusu alacakla ilgili olarak zaten Arnavutluk Mahkemesi tarafından verilen ve 08/06/2006 tarihinde kesinleşen karar bulunup, bu kararla ilgili tenfiz davası da İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 15/03/2016 tarihinde kabul edilerek 01/06/2016 tarihinde kesinleşmiştir. Dolayısıyla ortada davalı ... Şti. hakkında aynı alacakla ilgili olarak “alacağın tahsiline” ilişkin olarak kesinleşen ve tenfizine karar verilen bir karar varken eldeki bu davada da alacağın tahsilinin istenmesinde hukuki yarar bulunmamaktadır. Dolayısıyla kısa kararda bu davalı yönünden de “davanın zaman aşımı nedeniyle reddine” karar verilmiş ise de red gerekçesi “hukuki yarar yokluğu” olduğundan, kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki bulunmaması bakımından bu hususa sadece gerekçeli kararda değinilmesi gerekmiştir.\" gerekçesi bulunduğu, gerekçeli kararın hüküm fıkrasında \"Davanın zaman aşımı nedeniyle reddine,\" karar verildiğinin yazıldığı;  bu hali gerekçe ve hüküm arasında çelişki oluşturulmakla, yerel mahkeme kararının HMK'nın 297. ve 298. maddelerine  aykırılık teşkil ettiği sonucuna varılmıştır.<br>Ayrıca UYAP ortamında yapılan incelemede davalı ...'ın 15/11/2023 tarihinde öldüğü,  yargılama devam ederken  bu davalının taraf ehliyetini yitirdiği görülmekle  davalının yasal mirasçılarına tebligat yapılarak taraf teşkili sağlanıp yargılamaya devam edilmesi gerekmektedir.<br>Açıklanan bu durum karşısında; belirtilen yöne ilişkin davacı vekilinin istinaf kanun yolu başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının HMK’nın  297, 298, 355. ve 353/(1)-a-4. maddeleri gereğince kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için dosyanın HMK’nın 353/(1)-a maddesi uyarınca kararı veren mahkemeye gönderilmesine, kararın kaldırılma sebep ve şekline göre istinaf yoluna başvuran davacı vekilinin sair istinaf itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.<br>HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;<br>1-Davacı vekilinin istinaf başvurusunun yukarıda açıklanan nedenlerle esasa ilişkin hususlar incelenmeksizin KABULÜNE,<br>2-İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 27/09/2019 Tarih,2018/326 Esas 2019/1036 Karar sayılı kararın 353/1-a-4 maddesi uyarınca  KALDIRILMASINA,<br>3-Yukarıda yapılan açıklamalara göre davanın yeniden görülmesi için dosyanın Mahkemesine İADESİNE,<br>4-İstinaf yargılaması sırasında duruşma açılmadığından davacı yararına  istinaf vekalet ücreti verilmesine yer olmadığına,<br>5-İstinaf yoluna başvuran davacı vekili tarafından yatırılan 54,40 TL istinaf  peşin (maktu)  karar  harcının istek halinde kendisine iadesine,<br>6-İstinaf yoluna başvuran davacı tarafından alınan 148,60 TL istinaf kanun yoluna başvurma harcının yargılama giderleri içinde değerlendirilmesine, <br>7-Davacı vekili tarafından yapılan istinaf yargılama giderlerinin ilk derece mahkemesince yeniden verilecek kararda dikkate alınmasına,<br>Dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde, 6100 sayılı HMK'nın 353/1-a bendi gereğince  kesin olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 08/02/2024</font></p></body></html>","metadata":{"FMTY":"SUCCESS","FMC":"ADALET_SUCCESS","FMTE":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","FMU":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","PTID":null,"TID":"d1eaad17caaa0226","SID":"b1434ff34e022463"}}